Meşkûre Sargut Hâtırasına

Efendim, Allah hepinizden râzı olsun.

Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nün misyonu, Meşkûre Sargut’un 86 yıllık ömründe, hayal ettiği bir hakikati gerçekleştirdi. Farklılıkların bir araya gelişi, aslında farklılıkların olmayışı ve her yolun Allah’a giden bir yol olduğu ve gideceğimiz yerin bir olduğu mânâsını öğretti annem bize. Tasavvufun global bir lisan olduğunu, bütün ülkeleri, bütün dinleri, bütün yolları, bütün mezhep ve meşrepleri birleştiren yegâne yol olduğunu öğretti Hocam Ken’an Rifâî bize. Ve bu yolda en büyük çalışmayı -ben böyle diyorum, affınızı niyaz ediyorum ama- devrimci olduğuna inandığım -Peygamber’in de böyle olduğuna inanıyorum ben- bir hanımefendi yaptı: Sâmiha Ayverdi.

Kendisi bir kalıp içine girmeden, bir şekil oluşturmadan Allah yolunun inceliklerini mürid-mürşid ilişkisi içinde, gerek kitaplarıyla, gerek hayatıyla, gerek yaşantısıyla, her şekilde peygamber ahlâkıyla, yaşayan Kur’an olarak bize öğretti. Bu yolda, önemli olanın insan olmak, merd makamına ermek olduğunu, cinsiyetlerin önemi olmadığını bize öğretti. Bu, biz kadınlara ümit verdi. Yani bizim mutmainne mertebesine erebileceğimiz müjdesini verdi. Kendi hakikati ile bunu gösterdi.

Yaşantısıyla örnek bir anne ile yetiştik biz. Hayatımızda bir tek gün, annemi mutsuz ve huzursuz görmedik. Her hâdiseden memnun olma sanatını mürşidinden öğrenmişti. Şikâyet yok, dâima memnuniyet, şükür ve hamd vardı. Âfiyet için dua ederdi. Çocuklarımız burada iki sene master yapıyorlar, bazen üç seneye uzuyor bazen dört seneye uzuyor. Tasavvuf masterı yapıyorlar. Ama biz 86 yıllık ömründe, burada öğrenilenlerin hepsinin nasıl yaşandığını annemin hayatından öğrendik. Kendisi, Hocası Sâmiha Ayverdi için “Biz aynı mânâ yastığına baş koyan iki dostuz, mürid-mürşidiz.” derdi. Hocasının bayrağını ömrü boyunca taşıdı, “benim hocam Sâmiha Ayverdi” derdi. Başta Ken’an Rifâî Hazretleri, fakat bugün onun bayrağını Sâmiha Ayverdi taşıyor, derdi. Bize mürşid sevgisini öğretti. Mürşidin bir varlık olmadığını, ondan Allah’ın tecelli ettiğini öğretti. Ondan öğretenin, Kur’an ve Peygamber olduğunu gösterdi. Biz de bunu ömrünün her saniyesinde, Sâmiha Anne’nin şahsında gördük ve şâhit olduk.

Bugün hem annemi hem de onun mübârek hocasını anmanın zevkiyle ben mestim. Ben iman ediyorum ki, bir büyük, kendisi için konuşacakları, kendisi seçiyor. Bu yüzden, gelen ve bütün onun için konuşacaklara teşekkür ediyorum. Allah razı olsun, bu günler bakın ne kadar güzel birliklere sebebiyet veriyor. Büyük sultanlar teşrif ediyorlar. Onların hakikatlerinde çocuklar, öğrendikleri şeylerin nasıl tevâzuyla yaşandığını görüyorlar. Kendileri makam olarak çok yüksekken, burada bu tevâzuyla, bu edeple bize öğrendiklerinin yaşama şeklini gösteriyorlar. İşte böyle mürşidlerle yaşamanın verdiği zevkiyle, biz iki kardeş, bugünün hazırlanmasından çok mutlu olduğumuzu ve her sene bugünde annemin adı altında bir mübâreğin, bir başka yolun ama aynı mânânın yolcusunun anılacağının müjdesini size vermek istiyoruz.

Bütün gelenlere teşekkürler ediyoruz. Bu kalabalığı görmek de çok zevk. Ayrıca iki tane güzel haberimiz var. Birincisi, annem ile ilgili master yapan İlahe Hanım’a teşekkür ediyoruz. Hârikulâde bir tez hazırladı. Böylece annem burada bir program içinde master tezi olarak hazırlanıyor. Kitabı da basılacak inşallah. İkincisi, eğer Allah lûtfederse, 2020 Nisan’ında, Harvard Üniversitesi’nde bir Kenan er-Rifâî Sempozyumu yapılarak -üniversite talep etti- iki günlük bir çalışmayla hocamızın mânâsında, tasavvufun bütün dünyaya tesir eden, ne kadar önemli bir lisan olduğu birkaç panelle –iki gün sürecek- anılacak. Bu da bir mânâ olarak bize lûtuf olarak gelecek. İnşallah Allah sevgililerini dünyanın her yerinde anmayı ve İslâm Tasavvufunun güzelliğini, birleştiriciliğini, hoşgörüsünü, sevgisini, insanları ötekileştirmeden, “ötedeki teki” hâline getirişini, hep birlikte analım, sevelim sevilelim ve bu dünyadan zevk alalım.

Son olarak, Kenan Rifâî Hazretleri’nin yeni basılan kitabı Tuhfe-i Ken’an’dan bir cümle okumak istiyorum. Açtığım zaman bana gelen bir cümle: “Hastalık, mümine tesir etmez. Mümininin en güzel duâsı kendi için âfiyet dilemesidir.”

Allah hepimize maddî-manevî âfiyet versin inşallah. Teşekkürler ediyorum.

 

Not: 10 Şubat 2019 tarihinde Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü tarafından Kerim Vakfı ve Türk Kadınları Kültür Derneği ile ortaklaşa olarak düzenlenen “Meşkûre Sargut Hâtırasına” Programı’nın “Sâmiha Ayverdi Paneli”nden önce yapılan açış konuşmasıdır.

Hepimizin Hikâyesi

Bir varmış bir yokmuş… Ezel âleminden bir isim bir cisim giyip bu âleme gelmiş. Gelmiş de daha ilk andan itibaren arzularının ve isteklerinin esiri olmuş. Yemek yemek, oynamak istemiş, canı o an ne istiyorsa ağlayarak ve bağırarak arzularının gerçekleşmesi için uğraşmış. Gel zaman git zaman, bu cisim büyümüş, arzuları hiç bitmemiş, hep istemiş, aldıkça kendini özgür sanmış. Kaybettikçe kendini esir addetmiş. İşte bu hikâye aslında dünyanın hikayesi imiş. Bu hikâyenin bazı karakterleri şanslı imiş. Bu şanslılar, bu dünyada kaybolmuş olduğunu, maksadını unuttuğunu hatırlatacak olan bir bilge ile karşılaşanlarmış.

Bilge, tıpkı bir rehber gibi kaybolmuşlara yol gösterirmiş. Bilge, yol gösterir ve bu yolun inceliklerini anlatırmış. Kaybolmuşların asıl maksadı, önündeki yolları en kısa yoldan geçip geldiği yere gitmekmiş.  Bilge dermiş ki, “Bu âlemde mutlu ve huzurlu mu olmak istiyorsun? O zaman hâdiselerden memnun olma sanatına eriş ve hizmet et.”

Sadece iki şey mi? Başına gelenden memnun ol, kabullen ve hizmet et! Aslında çok kolay gibi görünen bu iki şey, uygulamaya çalıştıkça pek de kolay değil sanki.  

Bilge, “Bazen hizmet birine gülümsemektir. Öyle ya, Peygamberimiz gülümsemek sadakadır der.” demişti.

Bilge ile karşılaşan bazıları bu sözü kāle almamış, bazıları biraz uygulamış ve bir işe yarayıp yaramadığını göremeden çekip gitmiş, kimileri kendinde bir fark görünce “ben oldum” deyip kendi yoluna gitmiş. Son kalanlar da, öğrettiklerini tam uygulayamasa bile onun gösterdiği yoldan gayret ile gitmiş. Nice vadiler geçmiş, nice dağlar aşmışlar… Yolun sonunda maksat hâsıl olmuş, geldikleri yere sağ sâlim kavuşmuşlar. Ama bu sırra ancak onunla sonuna kadar gidenler erişmiş.

Bu kıssadan bize düşen hisse, hâlinden memnun ol, kabullen, affet. Affetmenin en güzel yolu başkaları için bir şey yapmakmış. Henüz yapamıyorsan bile vıdıvıdı yapma, gayret et, bilgeyi dinle, çünkü o, bu yolu kimbilir kaç kere aştı ve kaç cismi hakikatine kavuşturdu.  

Son Perde

Bir dervişin gidişine tanık oldum. Bu mekândan nasıl gidilir, öğretti bana. “Hâl etmek ne ola ki?” derdim. Anladım… “Kanserle savaşıyor” diye düşünürdüm hep. Gidişinin ardından idrak ettim ki, savaş değil danstı yaptığı eylem. Tıpkı semâ gibi… Gelen misafirinin etrafında dönerek uyumla, zarâfetle, Rabbinin mûsıkîsi ile uyumlu bir ibâdetti deneyimini taşıyışı. Olanı sevgiyle kabul edip bu üç boyutlu fânî dünyada üstüne düşen rolü oynayarak savaşır”mış” gibi yapıp aslında Sevgili’den geleni sevgiyle bağrına basarak gülümsemiş etrafa.

Bu bedende evlâdı olarak seyrettiğim onun filminin ardından, “Sevgili’ye en doğru şekliyle gitmek için geldik sanırım” diye düşündüm. Seyahatin tamamı elbette önemliydi, ama her filmin son sahnesi, her kitabın son örgüsü değil miydi gönlümüzde taht kuran? O zaman bizim seyahatimizin kapanışı Sevgili’ye yaraşır olmalı ki, bu yolculuğun bir mânâsı olsundu… Bütün mevzû, O’na, gülümseyerek, hasretle, dansla, düğünle, semâ ile gitmekti. Galiba bu son sahneye bizi hazırlayan, yolculuğun bütünü. Her an eyvallah bilincinde, her an O’nunla hâl-hamur olmadan o güzel kapanış çok imkân dahilinde görünmüyor. İlmek ilmek son sahnemizi örüyoruz yol boyunca. Her adımı, her anı idrâkle bilerek, hissederek geçirmek gerekiyor. Burada daha mühim bir düğüm çıkıyor önümüze… Böyle bir gücümüz var mı? Bilmem, bilemem…

Biz ilmek ilmek örebilir miyiz? Yoksa sadece Sevgili’nin ezelde ördüğü ilmekleri saymaya mı geldik? O zaman da, bari gayrette yakalasın Sevgili diyerek hiç değilse istikametimizi O’na çevirmek lazım galiba. Varsa ezel nasibimizde idrak etme lûtfu, son sahnede gül açar belki diyerek, bir gayretle gübresini suyunu vermek lazım tohumun. O tohum ruh ise, gübresiyle suyu aşk, sabır ve özlemle yüzümüzü hep Sevgili’ye dönmek olsa gerek…

Tam anlamıyla sırrı idrâk edemesem de, perdenin arasından sızan bir damladan hissettiğim şu ki: Yolculuğun kendisi keyifli olan; ama hâl ehli isek, uyanık isek, mürşidimizin ayak izlerinden gidebiliyor isek… Hâlâ en mühim sahnenin buluşma anı olduğunu düşünüyorum. O ana da, bizi yolculuğun kendisi hazırlıyor. Velhasıl kelâm, yolculuğu da hazırlayan O olduğuna göre, ezelden ebede gidişimizin pazarlığını yapıp “Belî! ” demişiz her şeye.

Şimdi seyredip âlemi, seyahatin idrâkle keyfini çıkarıp, her dâim O’nunla hâl-hamur olmaktan başka yapacak bir şey yok zannedersem… Son perde için, en yüksek becerilerimizi Sevgili’nin izni ve desteğiyle sergilememiz dileğiyle efendim…

Lâl

 

 

Orkestra Zikreyledi

 

Kerim Vakfı’nın proje ortaklarından olan Nef Vakfı’nın yeni girişimleri olan Nef Filarmoni Orkestrası, ilk konserlerine besmele kabilinden Kenan Rifâî Hazretleri’nin beste ve güftelerinden oluşan bir repertuvar ile başladı. 10 Ocak günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşen konser, “İlâhiyât-ı Ken’ân”dan seçilmiş olan güfte ve bestelerle dinleyicilere ulaştı.

Çok yoğun bir katılımın olduğu gecede, hiç boş koltuk kalmadığı gibi dinleyiciler, merdivenlere oturdu. Yeni bir oluşum, büyük bir ilgi ile karşılandı.

Doç. Dr. Mustafa Tokaç’ın sanat yönetmenliğini, Orhan Şallıel’in şefliğini üstlendiği konserde 21 eser seslendirildi. Şeref solisti olarak konserin son bölümünde Ahmet Özhan’ın yer aldığı konserde Ufuk Yürüç, Murat Irkılata, Ömer Faruk Belviranlı ve Serkan Kocadere de solist olarak sahneye çıktılar. İstek alkışı üzerine solistler sahneye yeniden çıkarak, “Rifâî Seyyid Ahmed’dir figânım” eserini birlikte seslendirdiler. Konserin ardından Nef İcra Kurulu Başkanı Erden Timur, teşekkür konuşması gerçekleştirdi.

Hafif adımlar ile

3 senedir kendi sitemde blog yazıyorum ancak en çok bu yazının konusunu bulmakta epey zorlandım. Yazı talebi geldiğinden beri -belki 10 gündür-  aklımın bir köşesinde hep bu yazı vardı. Ancak olmuyor, olmuyor, olmuyor, istediğim konuyu ve anlatımı tam bulamıyordum.  Sonra düşündüm ki niye bu kadar çabalıyorum? Mükemmel bir yazı yazmak zorunda değilim. Kimseyi etkilemek zorunda da değilim. Ben sadece davete icabet etmek ile sorumluyum. Bu yüzden kendimi aradan çekince işte aradığım konuyu buldum 🙂 İddiasızlık!

Son 3 senemi idrak etmeye çalıştığım bir konu; iddiasızlık. Her ne kadar anlatabilirim bilmiyorum ancak sosyal medyada tesadüfen okuduğum ve mest olduğum bir sözü sizinle paylaşmak istiyorum.

“Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel, kimseden iyi olma gibi bir iddiam yok. Kimse için en değilim. Daha değilim. Bu devasa iddiasızlığın bana verdiği özgürlüğün hastasıyım.”

Bu sözün yeri belki de en sonda olmalıydı ancak sonrasında da söylemek istediklerim var. Bu yüzden en başa aldım.

Kendi iç dünyasını keşfetmek isteyenler olarak yaptığımız çok büyük bir hata var. Hepimiz kendimiz ile bir savaş halindeyiz. Kendimizi tanımak uğruna o kadar çok yıpranıyoruz ki ne yazık ki bunu bile nefsaniyete dönüştürüyoruz. Bir seviyeye kadar nefs ile savaşmak doğru iken bir seviyeden sonra ne gariptir ki nefs ile savaşmak da nefs oluyor. Sürekli bir kendimiz ile uğraşma durumundayız. Adeta hepimiz evliyalık yarışına girmişiz. En bilge kişi biz olmalıyız, en mübarek de biz, aynı o hikayelerde anlatıldığı gibi… Yemeği de kesmeliyiz, uykuyu da. Hayatımızda zor bir olay ile karşılaştığımız zaman dimdik durmalıyız vb… Halbuki bırak kardeşim kendini. Ne diye kendimiz ile bu kadar çok uğraşıyoruz. Ne diye bunca sıkıntı? Aslında bir sebebi var. Kendimize bunu söyleyemesek bile bunun altında “en bilge kişi ben olmalıyım” arzusu yatıyor. Ancak bilgelik, kendinle samimi olmaktan geçiyor. Gerçek bilge kişi, iyiliğin-kötülüğün ve doğrunun-yanlışın da üzerinde olan kişidir. Hata yaptığında kul olduğunu öğrendiği için sevinen bir peygamberin ümmetiyiz. Hâşâ onunla yarışmak gibi bir amacımız olmamalı. Mutlaka hatalar yapacağız. Bu elimizde değil. Sürekli aynı hatayı tekrarlamak da ayrı bir sorun ancak aşırı çabalamak da ayrı bir sorun.

Yaşım daha çok küçük. 23 yaşındayım. Bu yüzden bana söz söylemek düşmez. Ancak 7 yıllık yolcuğunda ne öğrendin deseler sadece zevk almayı derim. İlk yıllarıma baktığımda ne kadar karmakarışık düşüncelere daldığımı görüyorum. Son yıllarımda ise aslında kimsenin kimseden üstün olmadığını fark ettim. Önceden kendini tanımanın düz bir yol olduğunu ve en sonunda gerçek kendimiz ile karşılaşacağımızı düşünürdüm. Ancak şimdi ise yolun yuvarlak olduğunu, herhangi bir sonunun bulunmadığını anladım. Bu yüzden hızlı da gitsen, yavaş da gitsen aslında hep aynı noktadasın. Belki bu doğrudur, belki yanlış. Belki iyi biriyim, belki kötü. Ne önemi var ki… Veee şöyle bir uzaktan hayatımıza baktığımızda yaşadığımız üzüntülerin hepsinin bir iddiaya bağlandığını görüyoruz.

Cümlelerimi Virginia Woolf’un bir başka güzel bir şiiri ile bitirmek istiyorum. Bunu da çok çok çok beğendim. Herkese sevgiler 🙂

Ne hoş bir güzelliği vardır;
Hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin.
Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların,
Onurlu bir yaşamı seçenlerin…