Türk İş Dünyasındaki Değerler Sisteminin Anadolu İrfânı Işığında Yeniden Tesisi

“Beden senin atındır, dünya ise o atın ahırıdır. Atın yemi binicinin yiyeceği olamaz.”

Mevlâna Celâleddin Rûmî


18. yüzyıl Sanâyi Devrimi ile başlayan ekonomik değişimler toplumlarda hem sosyal hem de kültürel önemli dönüşümler yarattı. Ürün ve üretimdeki bollaşma, artan sermâye ve gelişen teknolojiler pek çok alanda hayâta konfor katsa da daha rekabetçi, daha bireyci, daha yalnız ve içinde yaşadığı ortamla anlam bağı kuramayan kitleler ortaya çıkardı. Millî kültürler globalleşme adı altında ortaya konan yeni kültürel yapı karşısında mukavemet sınavına girdiler. Bu konuda sağlam duramayan kültürlerde ahlâkî erozyon yaşanmaya başladı. Gelinen nokta itibâriyle kapitalist yaşam tarzı dünya genelinde insanları olumsuz etkilemekte, ayrıca özelde millî kültür ve buna bağlı değerler sistemine sağlam şekilde bağlı olmayan toplumlarda daha ağır ve kalıcı tahribatlara yol açmaktadır.

Türkiye maalesef kapitalizmin yarattığı kültürel ve ahlâkî anlam kaymalarından önemli ölçüde etkilenmiş ülkelerden biridir. Sâmiha Ayverdi’nin deyimiyle “Müslüman-Türk câmiası, yanmış bir kâşaneden, elinde dört ucu düğümlü bir bohça ile kaçan âfetzedeler gibidir”. Bu bozulma o ölçüdedir ki tarihinde hiçbir zaman sömürge olmamış olmasına rağmen ekonomik ve kültürel açıdan gelinen nokta itibariyle Türkiye için “neo-kolonize” tanımını yapmak dahi mümkündür. Türkiye çalışma hayatı kapitalist sistemin bizâtihî merkezi olması nedeniyle ahlâkî erozyon ve kimlik kaybına en çok şâhit olunan mecrâyı oluşturmakta ve bu anlamda üstünde durmayı gerektirmektedir.

Türkiye’de günümüz iş dünyası “Çalıyor ama bana kazandırıyor da” diyerek hırsızlığı “kazan-kazan” modeliyle meşrû bir zemine oturtan patronlarla, şirketine mal ve hizmet sunan tedârikçisinin ödemesini yalan söyleyerek geciktirmeyi işverene bir vefâ ve başarı hikâyesi olarak anlatan çalışanların vaka-ı âdiyeden sayıldığı bir noktaya gelmiştir. Dürüstlük, güvenilirlik, liyâkat, vakte riâyet gibi pek çok toplumsal ve mânevî değer, iş dünyasında geçerliliğini yitirmiş görünmektedir. Başarının târifi -kapitalizmin sunduğu normlara uygun olarak- maaş, ünvan ve mevkiden gelen yan faydalar üzerinden yapılmaktadır. Aynı şekilde şehirli ve okumuş pek çok ebeveynin çocuklarını karakter yerine kariyer merkezli bir eğitime ve yönlendirmeye mâruz bırakmaları yadsınamaz bir başka gerçekliktir.

Diğer taraftan yaşanan tüm sıkıntılar aslında Türkiye’de çalışma hayatındaki hemen her bireyin temiz ve ahlâklı bir çalışma alanı arayışını gerçersiz kılmamaktadır. Ancak yaşanan ahlâkî deformasyon ya da yüksek ahlâkî meziyetleri yok hükmünde bırakmak bir zorunluluk ve çalışma hayatının mecbûrî kuralları gibi meşrûlaştırılmaktadır.

Türkiye’nin değişimi ithal etmek yerine kültürünün kendi ürünü olarak özgün şekilde ortaya koyması tek ve kalıcı çözüm olarak görünmektedir. Nitekim Aliya İzetbegoviç 1980 yılında bu sistemin kendi içindeki bütün problemlerine set çekecek yegâne kuvvetin kültürün içinden gelecek dinî-ahlâkî terbiye ile mümkün olabileceğini belirtmiştir.

Son kırk yıldır yapılagelen çalışmalar dindarlığın yaşamdan duyulan tatmin ve genel mutluluk seviyesi açısından önemli bir öngörü sağladığını ortaya koymaktadır (Poloma ve Pendleton, 1990). Buna göre varoluşsal açıdan anlam arayışına cevap bulmada ve kişisel korkularla başa çıkmada dinin katkısı yapılan ampirik çalışmalarla da kanıtlanmıştır. İnanılan yaratıcı ile kurulan râbıta arttıkça mutluluk seviyesinin de arttığı açık bir gerçektir.

Örgütsel davranış ile dindarlık arasındaki ilişkiyi araştırmak üzere yapılan çalışmalar ortaya koymuştur ki dinî yakınlık ile iş hayâtındaki davranışlar arasında bağ vardır. İnsanların işyerindeki tavırları ile dindarlık seviyeleri arasında güçlü pozitif bağlar (Gyekye ve Haybatollahi, 2012) bulunmuştur. Dindarlık ile karar verme etiği arasında bağ (Fernando ve Jackson, 2006) olduğu görülmüştür. Aynı şekilde mâneviyat arttıkça iş tatmini ve çalışılan şirkete olan bağın arttığını gösteren pek çok çalışma (Sikorsa-Simmons, 2005) vardır. Kriger ve Hanson 1999 yılında yaptıkları çalışmada ise dinlerin ortaya koyduğu temel değerlerin modern organizasyonların yönetimine entegre edilmesinin gereği üzerinde durmuşlardır.

Yalnız bu tip mâneviyat eksenli modellerde, işin diğer tarafında bireylerin inanç eksenlerini diğr bireylerin inanç özgürlüğü üzerinde bir baskı ile empoze etmeye çalışmaları riski de vardır. Buradaki tehlike, bir inancın diğerine daha üstün olduğu düşüncesiyle işyerinde nobranlığın hâkim olması ve buna bağlı olarak işletmede baskı ve kayırmacılığın ön plana çıkması ihtimâlidir. Birtakım iş değerlerinin ve kuralların çalışanlar tarafından paylaşılmadığı işletmelerde, çalışanların ortak bir kültüre zorlanması işten uzaklaşmalara ve tepki davranışlarının ortaya çıkmasına neden olabilmektedir (Gök, 2008).

Bu tip engelleri bertarâf etmenin yegâne yolu bin yıllık Anadolu irfânının ortaya koyduğu davranış modellerini iş hayatına yeniden kazandırmaya yönelik samimi gayretten geçmektedir. Anadolu binlerce yıllık insan ve inanç çeşitliliğini kültür potasında eritmiş ve İslâm ile kültürünü kemâle ulaştırmıştır. Anadolu irfânı kimseyi dışlamayan, yargılamayan, katıksız bir hoşgörü ve tam bir tevhid anlayışını içinde barındırmaktadır. “Her kim bu kapıya gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira Ulu Allah’ın katında ruh taşımaya lâyık olan herkes Ebu’l Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır.” diyen Anadolu’nun fütüvvet geleneğinin kurucularından Ebu’l Hasan Harakanî bu katıksız tevhid anlayışının müstesnâ bir örneğini sunar. Bu anlayış inanan-inanmayan herkese saygı ve hürmetle muâmele konusunda işverenlere ilham kaynağı olmalıdır. Sekiz yüz yılı aşkın süredir tüm insanlığı etkilemeye devam eden Mevlânâ’nın kâinatı kuşatan sevgi anlayışı, farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkaran birleştirici görüş açısı (Yeniterzi, 2007) ve hikâyelerle anlattığı değişim, gelişim, bilgi, akıl gibi günümüz iş dünyasında adına yetkinlik denen davranış şablonlarına sade, köklerini bu kültürden alan, insanların, ithallerine kıyasla içselleştirme sorunu yaşamayacakları alternatif bir model sunar. Kur’an ve sünnetin yanı sıra fütüvvet ile şekillenen Ahîlik geleneği de Hz. Mevlânâ, Yunus Emre ve daha pek çok mutasavvıfın eserleri de günümüz dünyasının davranış kalıplarına iyileştirici reçeteleri ziyâdesiyle sunmaktadırlar.

İslâm tasavvufu bize bizzat Hz. Peygamber’in ve O’nun velâyetiyle sırlanmış irfan ehlinin yaşamlarından iş hayatında adâlet, doğruluk, güven ve samimiyet gibi pek çok konudaki davranış kodlarının örneklerini sunmaktadır. Yalan söylememek, malı aşırı övmemek, kendilerine itimat edene ihânet etmemek, söz verince sözden dönmemek, borcu geciktirmemek gibi pek çok ilke gerçek ve samimi İslâmî iş ahlâkının temelini teşkil etmektedir. Seyyid Hüseyin Nasr, Mâide Suresi’nde buyurulan “Ey iman sahipleri! Akitlerinize (ukûd) sadık olunuz.” (Maide,1) âyetini insanın kendisiyle, dünyayla ve Allah’la olan ilişkilerinin tamamını kapsayan bir “dürüstlük bildirisi” olarak belirmektedir (Nasr, 1989). Salt söz verince sözden dönmemek diye târif edilen akit ilkesi bile Türk çalışma hayâtında bugün içselleştirilse, işveren, çalışan, tedârikçi ve müşteri gibi iş hayâtının bütün oyuncularının beklenti ve ihtiyaçlarını dikkate alan bir yapı sağlanmış olacaktır.

Geleneğimizdeki AhÎlik sistemi iş hayâtının ahlâkî temellere dayalı kurumsal ilkelere nasıl dönüşebileceğinin bilgisini sunmaktadır. Çalışanın salt ne ürettiği değil, nasıl davrandığının dikkate alındığı, kaliteli ürün standartlarının konduğu, çalışma ilkelerinin net ve tâvizsiz şekilde uygulanan yazılı kurallara bağlı olduğu, işveren-çalışan dengesini gözeten ve liyâkata dayalı bir ilerleme sisteminin uygulandığı Ahîlik teşkilâtı bugünün Türk iş dünyasının çâresizlik içinde aradığı uygulamalardan pekçoğunun reçetesini bizlere sunmaktadır.

Sonuç olarak Türk iş dünyası aradığı çözümü kendi geleneğinde aramalıdır. Mâneviyatı seküler bir kavram gibi ortaya koyan, sorunu yaratan sistemin yine kendi ürünü olarak ortaya çıkan ve yine Batı merkezli temelli yaklaşımın aksine Anadolu irfânının ortaya koyduğu değerler Türk iş dünyasının cankurtaranı olmaya muktedirdir.

Kaynaklar

Aliya İzzetbegoviç, “Doğu Batı Arasında İslam”, 1980, (İstanbul: Yarın Yayınlar, 2011)

 

Emine Yeniterzi, “Mevlâna’nin Kişisel Değişim ve Gelişime Dair Düşünceleri” , Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi Mevlâna Araştırmaları Dergisi, 2007, S. 2, 13–28.

 

  1. Fernando, “Self-actualising workplace spirituality: An empirical study.” In K. Weaver (Eds.), 65th Annual Academy of Management Conference, XXXX, 1-35.

 

Margaret M. Poloma, Brian F. Pendleton, “Religious Domains and General Well-Being”, Social Indicators Research, 1990.

 

Mario Fernando, B. Jackson, “The Influence of Religion-based Workplace Spirituality on Business Leaders’ Decision-making: An Inter-faith Study”, Journal of Management & Organization, 2006, Vol. 12, 23-29.

 

Mark P. Kriger, Bruce J. Hanson, “A Value-Based Paradigm for Creating Truly Healthy Organizations”, Journal of Organizational Change Management, 1999, Vol.12  (4), 302.

 

Samiha Ayverdi, Ne İdik Ne Olduk, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 1985)

 

Seth Gyekye & M Haybatollahi, “Workers’ Religious Affiliations and Organizational Behaviour, An Exploratory Study”, International Journal of Organisational Behaviour, 2012, Vol. 17, 1-18.

 

Seyyid Hüseyin Nasr, “Islami Çalışma Ahlakı”, İş Ahlakı Dergisi, 2009, Cilt:2 S. 3, 143-151 (Bu makalenin orijinali Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr’ın Modern Dünyada Geleneksel İslam (İstanbul, 1989, İnsan Yayınları, s. 39-51, çev. Savaş Şafak Barkçın ve Hüsamettin Arslan) adlı kitabında yayımlanmıştır.).

 

Sibel Gök, “İş Etiği ile İş Ahlakı Arasındaki İlişki ve Çalışma Yaşamında İş Etiğini Etkileyen Faktörler”. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 2008, C.5, S.1.

 

Tuğrul İlter, “Modernizm, Postmodernizm, Postkolonyalizm:  Ben-Öteki İlişkileri ve Etnosantrizm”, 2006, Küresel İletişim Dergisi, S.1, 1-13.

 

Vahit, Göktaş, “Ahilik Ve Tasavvuftaki Bazi Müşterek Ahlaki Ögeler”, http://akademik.semazen.net

 

 

 

Emine Ebru Arslan’ın 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinin özet versiyonudur. 

KEMÂLÎ’NİN KEMÂLE SEYRİ

20. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden biri olan Osman Kemâlî (ö. 1954) Aşk Sızıntıları adlı divânı ile bugün de kalplere tesir eden âriflerdendir. Gerek hayatı gerekte şiirleri ile etkileyici bir şahsiyettir. Osman Kemâlî 1862’de Erzurum’da doğmuş, bir buçuk yaşında iken çiçek hastalığından gözlerini kaybetmiştir. Bu kaybediş ona engel olmamış, içindeki aşk ile hâfız olmuş, Fuzûlî ve Hâfız-ı Şirâzî’nin divanlarını ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sini hıfz etmiş, bir yandan da medrese eğitimini tamamlamıştır. Fakat bu öğrenme aşkı ona yetmemiş, ne aradığını bilmeden hep aramış durmuş ve bu arayışı O’nu sevgilisine kavuşturmuştur.

Kemâlî Allah’a varmak için aşk yolunu seçmiş âriflerdendir. Divânı incelendiğinde bu aşkın küçük yaşından beri onun içinde olduğu görülür. İçindeki bu aşk zaman içinde tomurcuklanmış, serpilmiş ve meyvelerini vermiştir. Yani hayatının çeşitli aşamalarında bu aşk olgunlaşmış ve böylece birlik denizine erişmiştir. Bu denize ulaşmasını sağlayan iki önemli rehberi vardır. Kemâlî Efendi on sekiz yaşlarında iken, yani medrese eğitimini tamamlamış fakat içindeki susuzluk dinmemiş iken, Kolağası Ali Rıza Efendi adlı bir ârif ile karşılaşmış ve onun sohbetlerine devam etmiştir. Bu ârif zat ile, aşkı Allah aşkına dönüşmüştür. Bu aşk derdi ile sarhoş olmuş ve bu sarhoşluk ile yirmi sekiz yaşında iken uzun süren bir yolculuğa çıkmıştır. Kemâlî Efendi tıpkı bir hikâye kahramanı gibi bir elinde asâ, bir elinde keşkül ile tek başına ve yaya olarak Erzurum’dan sonra, Diyarbakır, Musul, Bağdat, Necef ve Kerbelâ’ya gitmiştir. Bu seyahatleri zor ve meşakkatli geçmiştir. Düşünün ki, a’mâ bir adam elinde asâ ile çöllerde tek başına yol almış, içindeki kor ateş ile köy köy, kasaba kasaba gezmiş. Kimi zaman bir arkadaşı ona eşlik etmiş, kimi zamanda tek başına yol almış. Kendi hayatını anlattığı şiirinde bu seyahatlerin nice belâlara yol açtığını anlatır. Ancak onun hâli, gül kokusu ile sarhoş olmuş, dikenli yollardan geçerken ayaklarının acısını hissetmeyen âşıkların hâli gibidir.

Bu seyahatlerden sonra 1901 yılında İstanbul’a gelmiş ve çeşitli işler yapmıştır. Yaklaşık 1905 yılında deryaya ulaşmak isteyen çoşkun Kemâlî, nihayet kendisini vahdet deryasına ulaştıracak ârif ile karşılaşmıştır. Bir vesile ile Kemalî’nin on dokuz yıl önce gördüğü bir rüyâ aynen tezâhür etmiş ve Eyüp Nişancı’sındaki dergâhın postnişîni, devrin Melâmî kutbu Abdülkadir Belhî Hazretleri’ne (ö.1923) intisab etmiştir. Bu ikinci rehber, onun kemâle ermesini sağlamıştır. Hz. Belhî’nin vefâtına kadar kendisine on sekiz yıl hizmet etmiştir. Bu sıralarda Meclis-i Meşâyih tarafından Fatih’te bir tekkeye şeyh olması için bir teklif yapılsa da Kemâlî Efendi mürşidine hizmeti tekke şeyhliğine tercih etmiştir. Mürşidine olan aşkı ve hizmeti sonucunda Kemalî canânına kavuşmuştur. Öyle ki kendi mezar taşına yazılı olan dizelerinde hayatını şöyle özetler:

Cismim rûha döndü elhamdülillâh
Her şey fenâ bulur bâkîdir Allah
Hak’dır Muhammed’dir hem Resûlullah
Ben Âl-i abânın kıtmiri idim

“BİR OLASIN BİR İLE, VAR OLASIN VAR İLE”: HZ. ÜFTÂDE ve ŞİİRLERİNDE TEVHİD ANLAYIŞI

Anadolu tasavvuf tarihinin zirve şahsiyetlerinden biri olan Hazret-i Üftâde’nin tevhid anlayışı, özellikle de tevhidi yaşayış şekli, sadece yaşadığı dönemde değil, 21. yüzyılın dünyasında da geçerli ve çağdaş insanın huzur arayışında rehber olacak niteliktedir. Bu anlayışı, oldukça basit ve kolay anlaşılabilir şekilde kaleme aldığı şiirlerinde incelemek mümkündür.  

Asıl adı Mehmet Muhyiddin olan, büyük Osmanlı Türk mutasavvıflarından Hz. Üftâde 1490 – 1580 yılları arasında Bursa’da yaşamıştır. On altı yaşında Bursa Ulucâmii’nde müezzinliğe başlamış, çeşitli câmilerde imamlık yapmış ve hitabette bulunmuştur. Halkın ısrarı ve Emîr Sultan Hazretleri’nin keşfî ricâsı üzerine Emir Sultan Câmii hatipliğini kabul etmiş, ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Ulucâmi ve Doğanbey câmilerinde yaptığı hizmete karşılık aldığı ücret yüzünden rüyâsında “mertebenden üftâde” oldun (düştün)” uyarısını almış ve kendisi için “Üftâde” lakabını benimsemiştir.

Eserlerini bu mahlâs ile kaleme almıştır. Şiirlerinin yer aldığı Dîvan adlı eseri, Paul Ballanfat tarafından Le Divan Hazret-i Pir Üftâde adıyla Fransızcaya çevrilmiş, daha sonra bu çeviri The Nightingale in the Garden of Lover adıyla İngilizce’ye de aktarılmıştır. Henüz gençken şiir yazmaya başlayan Hz. Üftâde tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi ilim dallarına da hâkimdir. Kütüphanesinde İmam Gazzâlî, İbn-i Arabî, Sadreddin Konevî gibi büyük zatların eserlerinin bulunduğu bilinmektedir. Tıp bilgisi de olan Hz. Üftâde’nin Vâkıât adlı eserinden anlaşıldığına göre, hastalıkların teşhisinde ve tedavilerinde başarılı sonuçlar elde etmiştir.

Kaynaklarda ağır başlı, her hali ile güven veren, yüzünde devamlı tebessümü olan bir kişi olarak tasvir edilen Üftâde Hazretleri tasavvufî eğitimini, Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin halifelerinden olan Şeyhi Hızır Dede’den almıştır. Mesnevî’den nakil yapabilecek kadar Farsça’ya da hâkim olan Hz. Üftâde’nin mürşidinin vefâtından sonra İbnü’l Arabî’nin ruhâniyetinden de Üveysî tarik ile yararlanmış olduğu söylenmektedir.

Hz. Üftâde’nin yetiştirdiği öğrencilerin en ünlülerinden biri, dönemin Bursa kadısı olan, Celvetiyye Pîri Azîz Mahmûd Hüdâyî’dir. Halvetiyye; Hızır Dede, Hazreti Üftâde ve öğrencisi Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri yolu ile Celvetiyye ismini alarak devam etmiştir. Üftâde Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin şeyhi olması sebebi ile Celvetiyye’nin pîrleri arasında sayılır. Hz. Üftâde, Celvetiyye’nin adını aldığı “celvet”in özünde tevhidi görmektedir. “Celvet” prensibini, hayatı boyunca toplumla iç içe olarak bizzat yaşamıştır. Müezzinlik, imamlık ve irşad hizmetleri de buna vesîle olmuştur.

Halvet, tasavvuf ilmi kapsamında, insanın yaratılmışlardan uzaklaşarak Hak ile yalnız kalması anlamına gelmektedir. Celvet ise “kulun ilâhî sıfatlarla donanmış olarak halvetten çıkması” anlamını taşır. Bazı mutasavvıflar halveti, Hz. Peygamber’in Hira mağarasındaki inzivâ dönemine, celveti ise, peygamberlikle görevlendirildikten sonra halkın arasına karışmasına benzeterek yorumlamaktadırlar. Vâkıât’ında bununla ilgili şu açıklamasına yer verilmiştir: “Hakka vâsıl olan halka inmezse irşada kâdir olmaz, zira, ne kendini görür ne de başkalarını… İnsanları ikinci ve gerçek rüşde erdirme kabiliyeti olan irşad adamının Hakk’a erdikten sonra halka dönmesi gerekir. Hakka erdikten sonra halka inmek terfi ve terakkiye engel değildir.(V.21)

Hz. Üftâde’nin Dîvan’ında yer alan şiirlerinde sıkça ele alınan tevhid kavramı, kelime anlamı ile birkaç şeyi bir araya getirip birleştirmek anlamına gelmektedir. Tasavvuf literatüründe ise, genellikle kullanıldığı şekli ile Allah’ın birliğine inanmak, tek olduğunu kabul etmek anlamına gelmektedir. Ayrıca yine bu kaynaklarda ele alındığı kapsamı ile Allah’ın varlıktaki birliği olarak özetlenebilir. Bu tevhid anlayışını 20. yüzyıla taşıyan çağdaş Türk mutasavvıfı Kenan Rifâî (ö. 1329/1950) bunu parmakları bir araya toplayarak yapılan, güzeli simgeleyen hareket ile açıklamaktadır. Ona göre güzel anlamına gelen bu hareket, uzun ve kısa parmakların bir arada oluşuyla sağlanmaktadır. “Lâ İlâhe İllallah” zikri de Allah’ı tevhid etmek anlamına gelmektedir. Tasavvufî kaynaklarda organların, hatta kişiyi kişi yapan tüm benliğinin, tüm varlığın Allah’ı zikretmesi, “Lâ İlâhe İllallah” demesi gibi anlamları da vardır. Bu zikirden maksat, hâl olarak da tevhid ehli olabilmek, tevhidi idrak edebilmektir. Hz. Üftâde’nin bu konudaki görüşüne Vâkıât’ta da şu şekilde yer verilmiştir: “…Lâ İlâhe İllâllah kavli, hakikat tevhidinin kapısıdır, onun delilidir. Hakikat tevhidini yaşayan insan, her şeyi kendi ile birlenmiş görür…

Zikri, tevhide ulaşmanın yollarından biri olarak gören Hz. Üftâde’nin “Zikir” adlı şiirinde bu anlayışı ve zikre verdiği önem gözlemlenebilir. Şiirde zikrin gönüllere parlaklık verdiğinden, Zikir ile Allah’a erilebileceğinden bahsedilmektedir. Fenâ ve bekā kavramlarına da yer verilmiştir. Fenâ yok olmak, bekā ise var olmak anlamına gelir. Üftâde Hazretlerinin bu şiirinde zikir ile fenâdan bekāya ulaşabileceği anlatılmaktadır. Mutasavvıflar bu kavramları kötü davranışlardan uzak, ilimle dolu olmak, gafletten fânî, zikirle bâkî olmak anlamlarında da yorumlamışlardır. Muhyiddin İbn Arabî (ö. 638/1240) de fenâyı kulun varlığını görmekten fânî olması, bekâyı da bütün hükümlerde Allah’ı müşahede etmesi olarak yorumlamıştır.

Hz. Üftâde’nin şiirleri incelendiğinde tevhid anlayışını şathiyeden uzak, büyük bir edep hâli ile, zühd ve takvânın ön planda olduğu bir yapı içerisinde işlediği görülebilir. Vahdet-i vücud, mârifet ve hakikat ile ilgili konular da eserlerinde şeriatın hudutlarını zorlamayacak şekilde zuhur etmiştir. Şiirlerinde bu kavramlardan açıkça bahsetmez, şathiyeden uzak bir şekilde ele alır. Örneğin “Bir Olasın Bir İle” adlı şiiri vahdet-i vücud düşüncesine göndermeler içerir, ancak bunu bu kavramlardan açıkça bahsederek yapmaz, şathiyeden uzak bir şekilde ele alır. Bu bakış açısı ile edebe de büyük önem verdiği anlaşılmaktadır.

Sûfiler edebi bâtın ve zâhir olarak iki bölümde incelemişlerdir. Bâtınî edeb Kenân Rifâî Hazretlerinin açıklaması ile “her yerde ve her şeyde Hakk’ı görme derecesine erişmek” anlamına gelmektedir. Zâhirî edep ise şeriatın emir ve yasaklarını yerine getirmek anlamına gelmektedir. Hz. Üftâde için zâhirî edeb de ön plandadır. “Dost Cemâli” adlı şiiri, tevhid anlayışının zâhirî yansımasına örnek olarak verilebilir. Şiirde Hakk’ın cemâlini isteyenlerin şeriat üzere olması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Sırası ile İslâm’ın beş şartı olan kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât ve hac ibâdetlerinden bahsedilmektedir. Sünnete uymak, zikir ve duâ etmek işlenen diğer kavramlar arasındadır.

Hz. Üftâde’nin şiirlerindeki tevhid anlayışının, celvet anlayışının bir yansıması olduğu görülmektedir. Ayağına kadar gelen pÂdişahlar olmasına rağmen, kendine “üftâde” lakabını veren ve eserlerinde bu mahlâsı kullanan Üftâde Hazretleri’nin tevhid anlayışı, sadece yaşadığı dönemin insanlarına değil, huzuru bulmak için farklı yollar arayan çağdaş insana, huzura giden yolu göstermektedir. Celvet anlayışını ön planda tutan Hz. Üftâde, her zaman halkla beraber olmuş, tevhidi halvette değil, celvette bulmayı önermiştir. Bu anlayış kendini merkeze koyan, benmerkezci ve her geçen gün daha da bireyselleşen, toplumdan ve sosyal hayattan çeşitli sebeplerle uzaklaşan çağdaş insana kendinden “fânî” olmayı, halkta Hak ile “bâkî” olmayı öğütler. Şiirlerinde tevhide ulaşmak için en iyi yollardan birinin zikir olduğu vurgulanır. Zikir; hâl ve kalp ile “Lâ İlâhe İllâllah” diyebilmektir. Bu anlayış başına en ufak kötü bir olay geldiğinde yıkılan, depresyondan çıkamayan, bir türlü mutluluk ve huzuru bulamayan 21. yüzyıl insanına, kötülükteki iyiliği görmeyi, birlikteki güzelliği idrak edebilmeyi öğütler. Şiirlerindeki bu vahdet anlayışı ile, vahdet-i vücud gibi kavramlar da işlenmiş ancak bunlar büyük bir titizlik içinde, büyük bir edep hali içinde aktarılmıştır. Hakikat hakkında ipuçları verirken bile, edep sınırları içinde hareket ederek, edebin önemini vurgular. Kenan Rifâî’nin de söylediği gibi “huzur, huzurda olmak” anlamına gelmektedir, “huzura götüren en güzel vâsıta da edeptir.”

KAYNAKÇA

Abdurrahman Yünal, Menâkıb-ı Üftâde, (Bursa: Celvet Yayınları 1996), s.38.

Arzu Eylül Yalçınkaya, Cemâlnur Sargut Sohbetler, (İstanbul: Nefes Yayınevi 2013)

Bedia Dikel, İsmail Hakkı Bursevî Kitab’ül Hitab, (İstanbul: Divan Matbaacılık 1976)

Hasan Kâmil Yılmaz, “Celvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, (İstanbul: İSAM Yayınları, 2015), s.929-973.

İlhan Yardımcı, Hak âşığı Hazret-i Üftâde, (İstanbul: Sinan Yayınları 1980)

Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Kubbealtı Lugatı İnternet Sayfası, http://www.lugatim.com

Mahmud Erol Kılıç, İbnü’l-Arabî, (Ankara: İsam Yayınları 2015)

Mevlüt Özler, “Tevhid”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt:XLI (İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi, 2012), ss. 18-20.

Mustafa Bahadıroğlu, Üftâde Divanı, (İstanbul: Semeerkand Basım Yayın Dağıtım A.Ş. 2011)

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, (İstanbul: Dergâh Yayınları 2014)

Mustafa Özdamar, Mehmed Muhyiddin Üftâde, (İstanbul: Kırkkandil Yayınları 2005)

Nihat Azamat, “Üftâde”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt:XLII (İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi, 2003), s.282-283.

Sâmiha Ayverdi vd., Ken’an Rifâi ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık (İstanbul: Kubbealtı İktisâdî İşletmesi 2014)

Süleyman Uludağ, “Celvet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt: VII (İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı 1993), s.273.

Uzaktaki Yakin” Uluslararası Hz. Üftâde Sempozyumu, Bildiriler, 18-20 Nisan 2014

 

Ali Murathan Dikel’in 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinin özet versiyonudur. 

TASAVVUFTA ŞÜKÜR KAVRAMI

Tasavvuf günümüzde düşünce yapısı, hayat tarzı, terbiye biçimi ile dinî hayâtın ve kültürün ayrılmaz bir parçası ve insanların ilgi odağı olmuştur. Tasavvuf, Peygamber ahlâkını örnek alan, Allah ve Peygamber’i sevmekle bütün insanları sevmeyi hedefleyen, insanlara hizmet etmeyi amaçlayan bir yaşam şeklidir. İnsanlar tarafından olumlu görülen duygu, düşünce ve davranışların daha da geliştirilmesi veya beğenilmeyen davranışların düzeltilmesi tasavvufun konusu olmuştur.

Bu davranışları günlük hayâta geçirmek isteyen gerçek mutasavvıf, dünyaya hakkını veren, kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda âhirete de aynı değeri verendir. Dünya hayâtı ve âhiret hayatı dengede olunca bize düşen görev de her konuda daha iyisini yapmaya çalışmak olmalıdır. Bu da gayret ile olur. Gayret edip en iyisini yapmaya çalıştıktan sonra, sonuca rızâ göstermek ise şükürdür. Şükretmek de huzur bulmak demektir.

Başımıza gelen olumlu veya olumsuz olsun her hadisenin altında hikmetler vardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır. “Müminin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için hayırdır. Üstelik bu başkasına değil, sadece mümine has bir durumdur. Onun memnun olacağı bir şey gelse şükreder; bu hayırdır. Hoşlanmadığı bir zarar gelse sabreder; bu da onun için hayır olur.”

Nimetlerin en büyüğü nedir diye hiç düşündünüz mü? Akl-ı selîm kişiler, insan olarak yaratılmanın en büyük nimet olduğunu bilirler. Yüce Allah bize el, ayak, göz, kulak gibi organlar ve akıl vermiştir. Yediğimiz yiyecekler, soluduğumuz hava, bize sunulan bütün tabiat varlıkları hep birer nimettir.

Allah Teâlâ, “Ama kullarım içinde şükreden azdır.”  buyurmuştur. O halde

bize küçük bir iyilik yapana teşekkür ediyorsak, bizi mükemmel biçimde yaratan, sağlıklı bir vücut veren, herkese kendine has özellikler bahşeden, esirgeyen, koruyan Allah’a da teşekkür etmemiz gerekmektedir.

Sâmiha Ayverdi nimete şükür ile ilgili şöyle demiştir: “Geçen gün elimden anahtarımı düşürdüm. Şöyle elimle yokladım bulamadım. Onun üzerine eğilerek baktım, biraz ileride, halının püskülleri arasına girmiş; aldım ve Allah’ın iki görücü göz vermiş olmasına şükrettim. İnsanoğlu, kendisine ihsan olunmuş nimetleri ne derece kanıksamış…Sade bunların şükrünü edâ edebilse öyle bahtiyar olacak ki…”

İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde konuyu şöyle açıklar:

İnsan başına gelen her türlü sıkıntı ve darlık karşısında çok sabırsızdır. Allah’ın nimetlerinin hepsini unutur, mahrûmiyetini göz önüne getirir ve bu mahrûmiyeti ile yatıp kalkar. İnsan tabiatı itibârı ile rahata meyleder ve alışır. İçinde yaşadığı nimetler onun için kazanılmış bir hak gibi olur. İnsan o nimete sahip olduktan sonra daha iyisini, daha çoğunu ve daha büyüğünü ister. Bu isteği ve rahatı, onu kendisine bu nimeti veren Allah’a şükretmekten alıkoyar.

İbn Atâ’nın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Hz. Ayşe’nin (r.a) yanına vardım. Ona “Bize Allah Resûlü Muhammed’den (s.a.v.) gördüğün en ilginç şeyi söyler misin?’’ dedim. Bunun üzerine ağladı ve anlatmaya başladı: “Bir gece kalktı ve çokça su kullanmadan abdest aldı. Sonra namaz kılmaya başladı. Gözyaşları göğsüne akana kadar ağladı. Sonra rükûa gitti, yine ağladı. Secdeye vardı, yine ağladı. Başını secdeden kaldırdı, yine ağladı. Böylece ağladı durdu. Sonunda Bilâl geldi ve namaz vaktini bildirdi. Bunun üzerine ben ‘Ya Resûlullah, Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde neden ağlıyorsun?’ dedim. Şöyle cevap verdi: ‘Şükreden bir kul olmayayım mı?’

Şükür nimetin Allah’tan geldiğini bilmek, O’nun nimetine nâil olduğumuz için sevinmek, Allah Teâlâ’nın istediği ve sevdiği şeyi yapmaya çalışmakla olur. Allah’ın nimetlerine şükretmek, öncelikli olarak Allah’ın nimetlerinin bizim üzerimizde olduğunu bilmemizle olur. İkinci olarak, nimet verdiği için sevinmekle olur. Üçüncü olarak ise Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek O’nun istediklerini yapmakla olur. Bu yüzden Şiblî şöyle demiştir: “Şükür nimeti değil, nimet vereni görmektir.” Bu aynı zamanda tevhid bilgisidir, nimeti başkasından bilmek ise bir tür şirktir. Şükrün hâl düzeyinde nimeti ve nimete kavuşmayı önemsemeyip bizzat nimet sahibinden dolayı sevinmek gerekir. Bu durumda şükrün amacı, nimetin kendisi değil onu veren olduğundan kul elindeki varlığı, Allah’ın rızâsı uğruna ve O’nun istediği şekilde harcar. Bu hâlin işareti, dünyanın sırf âhiretin tarlası olduğu için sevilmesidir.

Amel yönünden şükrün kalp, dil ve organlarla ilgisi vardır. Kalbin şükrü bütün yaratılmışlar için iyilik düşünmek, dilin şükrü Allah’a minnettarlığını ifade etmek, organların şükrü Allah’ın verdiği nimetleri O’na itaat sayılacak şekilde kullanmaktır. Kuşeyrî’nin de açıkladığı gibi, gözün şükrü başkalarında görülen kusuru örtmekle, kulağın şükrü duyulan kusurları ifşâ etmemekle olur.

Sonuç olarak insan hayatta maddî ve mânevî birçok sıkıntı ile karşılaşır.Yapan ve yaptıran Allah olduğuna göre, bize düşen tefekkür etmektir. Her hâdisenin hikmetini kavrayabilmek için düşünmek gerekir. İnsanların her an şükür hâlinde olmaları gerekmektedir.

Bize şahdamarımızdan daha yakın olan Yüce Allah’a bütün uzuvlarımız ve hislerimizle şükretmek, Allah’ın bizden râzı olduğu şekilde yaşamaya çalışmak gerekir.

İnsan kendine has bütün özelliklerinin, Allah tarafından kendisine ihsan edilmiş nimetler olduğunu idrak etmeli ve bu idrak ile zevk içinde yaşamalıdır. Şükreden insanın faydası kendinedir.

Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “eş-Şekûr”, kendisinin rızâsı için amel edenlerin çabasını zâyi etmeyen, bilakis kat kat karşılığını veren demektir. Allah, kullarını şükür etmelerinden dolayı mükâfatlandırır. Bize düşen verilen nimetleri edep dâhilinde kullanmak, verilmeyenlerden dolayı sabır göstermek, nimetleri kullanırken sahibini unutmamak, râzı olmaktır.

 

KAYNAKÇA

Ayverdi, Sâmiha; Erol Safiye; Araz Nezihe; Huri Sofi,  Kenan Rifâi ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İstanbul: Hülbe Basım ve Yayın A.Ş. 1983.

Çağrıcı, Mustafa, TDV İslâm Ansiklopedisi, Şükür, cilt 39.

El-Hakim, Suad, Yirmi Birinci Yüzyılda İhyâü Ulumi’d-Dîn,İmam Gazzâlî, İstanbul: Nefes Yayınları, 2015.

Özköse, Kadir, Tasavvuf  El Kitabı, Ankara:  Grafiker Yayınları, 2015.

Sargut, Cemâlnur, Mülk Sûresi “Tebâreke”,  İstanbul: Nefes Yayınları, 2014.

Uludağ, Süleyman, TDV İslâm Ansiklopedisi, Edep, cilt.10.

 

Güldemet Gültekin’in 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinin özet versiyonudur. 

GÜLHANE’DE BİR GİZLİ HAZİNE: ÜNSÎ HASAN ŞA’BÂNÎ

Gülhane Parkı’nın karşısındaki tramvay durağının hemen arkasında Sirkeci’ye kıvrılan köşede, her gün önünden onbinlerce insanın gelip geçtiği -ama belki de hiç farkında olmadığı- kırmızı tuğlaların arkasında medfûn bir gizli hazine: Ünsî Hasan Hazretleri.

1645 yılında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde doğan Ünsî Hasan Efendi; ilk öğrenimini memleketi Kastamonu’da yaptı. Daha sonra İstanbul’a gelerek medrese öğrenimi gördü ve yirmi yaşında müderris oldu. Genç müderris, 1665’li yıllarda Ayasofya Camii’nde Beyzavî Tefsiri ile Mesnevî-i Şerîf okutmaya, meclisine gelenlerin soruların cevaplayıp müşkillerini halletmeye başladı.

Ünsî Hasan Efendi, tasavvufa intisabından önce zühd ve takvâ sahibi, ilmiyle âmil ve medrese tahsili ile meşgul olan bir şahsiyetti. Babasının bir Bayramî olması münasebetiyle sûfîyane hayata yabancı değilse de, böyle bir yaşantının içinde de değildi.

Bir arkadaşı vasıtasıyla Üsküdar’daki Eski Vâlide Tekkesi’nde Karabâş-ı Velî Hazretleri’yle tanışan Ünsî Hasan Efendi, intisabından sonra çetin bir mücâhedeye girdi. Onun bu mücâhede azmi hakkında şeyhi Karabâş-ı Velî’nin, “Otuz iki bin âdem elime yapışıp bey’at etmişdir ve altı yüz seksen beş halifem vardır, içlerinde Ünsî Hasan Efendi gibi ârif-i billâh, sâhib-i sır ve vâkıfü’l-hakâyık bir başkası yoktur.” dediği rivayet edilmiştir.

Hasan Ünsî Efendi, mânevî mertebelerden tevhîd-i zâta gelip Hû esmâsını sürmeye başlayınca şeyhi Karabâş-ı Velî tarafından siyah tâc-ı şerif giydirilerek, kendisine kisvenin ta’zim, tekrîm ve hıfzında aşırı özen göstermesi tembih edildi. Ünsî, kendisine bu makamın telkin edilmesinden kısa bir süre sonra da hilâfete mazhar oldu (1664).

Aydınoğlu Tekkesi’ne nakledilinceye kadar evlenmemiş olan Hasan Ünsî, daha sonra dostlarının ısrarı ile saliha bir hanım ile evlendirildi. Ünsî’nin bu eşinden Fâtıma isminde bir kız çocuğu oldu. Ancak Fâtıma büyüyüp bulûğa erdikten sonra babasını terk ederek Tophane’de Firûz Ağa Hamamı’nda dellâke oldu ve ömrünü bu meslekte geçirdi. Ünsî Hazretleri cemâl yönü ağır basan bir şeyh olmakla birlikte, kızının zâviyeyi terk etmesinden pek mahzûn oldu ve bundan sonra celâl üzere yaşadı.

Seksen bir yıl gibi uzun bir ömür sürmüş olan Hasan Ünsî, 10 Safer 1136/1723 Pazartesi akşamı saat 6:00’da dünyasını değiştirdi. Gülhane Parkı’nın karşısında Aydınoğlu Tekkesi adıyla bilinen üzeri kurşun kaplı kârgir taş türbede medfûndur.

Hasan Ünsî, aynı zamanda kendi vefatına tarih düşüren veya konuşmalarında vefat tarihini ima eden ender sûfîlerden birisidir. Vefatına düşürdüğü tarihlerden birisi şudur:

“Bildi ömri târihin oldı Hasan gamdan esen
Bih ni’am dâr muttakîn-i evc zihî cay-ı hasen.” (1136/1723)

Ünsî, bir rubâîsinde de yaşını bildirmiş ve hangi yılda vefat edeceğini lâfzen beyan etmiştir:
“Bin yüz otuz altı senesi vifâk
Erişdim seksen bire bi’l-ittifâk
Çün ömür bunda tamâm oldu hemân
Hicret etdim dosta bundan bi’r-rifâk.”

Devrinde İstanbul şeyhlerinin en saygınlarından olan Hasan Ünsî, zühd ve takvâ ehli bir sûfîdir. Münzevî yaşamayı seven, duâsı makbul hâl sahibi kişilerdendi. Aydınoğlu Tekkesi’ne geçtikten sonra kırk bir sene içinde sadece üç kez dışarıya çıkmıştı.

İslâmiyet’in emirlerine uymakta çok titiz davranan Ünsî Hazretleri, sevdikleriyle sohbet ederken ezan okunsa hemen; “Önce namazı kılalım, sonra sohbetimize devâm ederiz.” derdi. İkindinin ve yatsının sünnetlerini terk ettirmez; öğle ve yatsının son sünnetlerinin de dörder rek’ât kılınmasını tembih ederdi. Teheccüdü asla terk etmez, talebelerinden biri kalkmasa onu îkâz ederdi. Nefsiyle mücâdelede önde giden talebelerini kıymetli tutardı.

Ömrünü sürekli riyâzet ve mücâhede ile geçiren Ünsî, kendi ifadesiyle, “altmış sene ayaklarını uzatıp yatmamış”, geceleri kâim, gündüzleri sâim bir kâmildir. Dervişlerine, “Ben riyâzet ve mücâhede üzere ömür geçirdim, nice günler aç kaldım ve yirmi yaşımdan beri bir yanım üzere yatmadım ve ayaklarımı uzatmadım, bunlardan maada nice meşakkat ve mihnetler çektim ki, söylesem inanılmaya.” derdi.” Gerek sülûkunda ve gerekse sülûkundan sonra aç ve susuz çok büyük emekler çektiğini anlatmaktadır.

Mâneviyat yolunda büyük bir mücâhede potasından geçen ve nefsini güzel ahlâk ile bezeyen Ünsî’nin kapısı, sadece gönül hastalarına değil, beden hastalarına da açıktı. Öyle ki, nefesi hastalara şifâ ve bakışları sulûk ehline kimya idi. Dile getirdiği husus sûrete bürünür, ağzından çıkan her söz vücûda gelir; tasarruf ehli, sûri ve mânevî keşif sahibi bir kâmildi.

Sohbetlerini şeriat makamı üzere yapar, ahadiyyet ve vahdet-i vücûd sırlarını dile getirmez, sadece îmâ ile yetinirdi. Meclisinde tevhîd sırlarıyla ilgili olarak kimseye bir söz söyletmezlerdi. Başına Halvetî-Şa’bânî erkânı üzere siyah tâc sarınır, üzerinden de beyaz risâle sarkıtırdı. Eski, fakat temiz bir elbise ve ayağında eski bir pabuçla dolaşırdı. Gösterişli ve kıymetli nesnelere itibar etmezdi. Dervişlerine alaca kaftan, süslü ve pahalı giyecek giymemelerini tavsiye ederdi. Ancak giyen olursa her hangi bir şey söylemezdi. Sırtına geçirdiği elbiseyi parça parça oluncaya dek çıkarmazdı. Bir elbisesini kırk beş sene giydiği bilinmektedir. Onu da, ısıtmadığı için çıkarmak zorunda kalmıştır.

Hasan Ünsî, genellikle seccâde üzerine, nâdiren de minder üzerine oturur ve yastığa dayanmazdı. Sürekli abdestli dolaşır, her abdest aldığında ayaklarını yıkar, mest giyip üzerine mesh etmezdi. Ömründe soyunup yatmamış, gece veya gündüz kimse uyurken görmemiştir. Vakitli vakitsiz yanına ne zaman gidilse, “Hû ” diyene kapısını açardı.

Hasan Ünsî irşâd ile görevlendirilip İstanbul’a gönderildikten sonra, 1664’ten 1683 senesine kadar yani on dokuz seneden fazla Acem Ağa Camii’nde oturmuş, bu tarihten sonra da Saçlı Emir veya Aydınoğlu Tekkesi diye anılan tekkede bulunmuştur.

Tarihî seyri içinde çok önemli bir konuma sahip olan Aydınoğlu Tekkesi, 1509 yılında Tebriz’li Muhyiddîn Mehmet Efendi tarafından yaptırılmıştır. Evveliyatında Halvetî tekkesi olan mekân, bir dönem Kadirî, Hasan Ünsî’nin nakliyle Şa’bânî, daha sonra Cerrâhî, en nihayet de Enverî Tekkesi olarak görev îfâ etmiştir. Tekkenin son şeyhi olan İzzî Efendi’nin postta olduğu sıralar tekke ve zâviyeler ilgâ edilince, Aydınoğlu Tekkesi de kapanmıştır. Tekke hakkında İslâm Ansiklopedisi’nin “Aydınoğlu Dergâhı ve Mescidi” maddesinde Baha Tanman tarafında detaylı bilgi verilmektedir.

Şeyh Hasan Ünsî’nin bilinen dört eseri bulunmaktadır:

Dîvân:
Şiirlerinde “Ünsî” mahlâsını kullanan Hasan Ünsî’nin bizzat telif ettiği tek eseri Dîvân’ıdır. Divan’da hece ve aruzla yazılmış dört yüzden fazla şiiri bulunmaktadır. Ömrünün son günlerinde dervişi İbrahim Hâs’a, dağınık haldeki şiirlerinin, vefatından sonra yazılış sırasına göre tertibini vasiyet etmiştir. Dîvân’ın bilinen iki nüshası bulunmaktadır. Bu eser, “Ünsî Hasan Şa’bânî – Dîvân-ı İlâhiyat” adıyla yayınlanmıştır.

Kelâm-ı Azîz:
Bu eser Ünsî’nin sohbetleri sırasında tutulan notlardan meydana gelmiştir. Eserin başında İbrahim Hâs tarafından kaleme alınmış olan Karabâş-ı Velî ve Ünsî’nin biyografileri bulunmaktadır. Bazı sohbetlerden Ünsî’nin erkânı ile ilgili bilgiler de elde edilmektedir.

Sırr-ı Ahadiyyet:
Kaynaklarda Ünsî’nin Sırr-ı Ahadiyyet isimli bir eserinden söz edilmektedir. Arapça olan bu risâlede ahadiyyet, vâhidiyyet ve yaradılış sırrı açıklanmaktadır.

Etvâr-ı Seb’a:
Bu risale de tıpkı Sırr-ı Ahadiyyet’teki gibi Hasan Ünsî’nin bir sohbetinden Arapça olarak derlenmiştir, nefsin yedi tavrı ele alınmaktadır.

Halvetî–Şa’bânî yolunun zirve şahsiyetlerinden Pîr-i Sânî Karabâş-ı Velî’nin terbiyesinde yetişmiş olan Ünsî Hasan Efendi, aynı yolun müstesna, ancak bir o kadar da meknuz bir mürşididir. Gayretini tasavvufî eserden çok insan yetiştirmeye teksîf eden hazret, yerini halifesi İbrahim Hâs’a bırakarak Hakk’a yürümüştür. Himmetleri üzerimizde hâzır olsun.

 

 

Kaynakça

Cemal Kurnaz ve Mustafa Tatcı, Şeyh Hasan Ünsî (ö.1136/1723), www.tasavvufdergisi.net
(10 Aralık 2016).

İbrahim Hâs, İnsan-ı Kâmil Sözleri, Haz. Mustafa Tatcı ve İbrahim Özay, H Yayınları, 2004, İstanbul.

İbrahim Hâs, Tasavvufî Mektuplar, Haz. Mustafa Tatcı, H Yayınları, 2005, İstanbul.

İbrahim Hâs, Tasavvufî Konuşmalar (Risâle-i Mükâleme-i Hâs), Haz. Mustafa Tatcı, H Yayınları, 2016, İstanbul.

İbrahim Hâs Şa’bânî, Hasan Ünsî Halvetî ve Menâkıbnamesi, Haz. Mustafa Tatcı, H Yayınları, s. 89, 2016, İstanbul.

M. Baha Tanman, Aydınoğlu Tekkesi, DİA, C: 4, s. 238-239, 1991, İstanbul.

Muhammed Bâkır Köse, www.dünyabizim.com (Erişim Tarihi 16 Ocak 2017).

Ünsî Hasan Şa’bânî, Dîvân-ı İlâhiyat, Haz. Mustafa Tatcı, Sahhaflar Kitap Sarayı, 2004, İstanbul.

Ünsî Efendi Hazretleri, www.evliyalarımız.com (10 Aralık 2016).

Ünsî Hasan Şa’bânî, Kelâm-ı Azîz (Bir Erenin Söyledikleri), Der. İbrahim Hâs, Çev. ve Sad. Mustafa Tatcı ve Cemal Kurnaz, Sûfî Yayınları, 2011, İstanbul.

 

 

Ercan Tanrıtanır’ın 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinin özet versiyonudur. 

MODERN FİZİKTE VE İBN ARABÎ DÜŞÜNCESİNDE FİZİKSEL GERÇEKLİK, ZAMAN VE MEKÂN KAVRAMLARININ KARŞILAŞTIRILMASI

 

Dış dünya (âlem, fiziksel gerçeklik) ve onun temel yapı taşları olan mekân ve zaman gibi kavramların mâhiyeti, bilen insanın zihninden bağımsız nesnel bir varlığa sahip olup olmadığı binlerce yıldır düşünürlerin tartışma konusudur. Fiziksel gerçekliğin tahkik edilmesinde genel olarak üç farklı yöntem kullanıldığını söyleyebiliriz: Deneysel (ampirik) araştırma, akıl yürütme (mantık kullanma) ve ruhânî (mânevî) tecrübelere dayanan sezgisel bilgi edinme. Dünyayı deneysel yöntemlerle araştırma ve temel işleyiş kurallarını belirleme vazifesini tarihsel olarak fizik bilimi üstlenmiştir. Akıl yürütme yöntemini felsefe, sezgisel yöntemi ise çeşitli mânevî-mistik okulların mensupları, İslâm’da ise sûfîler kullanmışlar. Son dönemlerde Hinduizm, Taoizm, Zen Budizm gibi Uzak Doğu düşünce okullarının genel öğretilerinin Batı dünyasının entelektüel çevrelerinde popülerleşmesi birçok bilim adamını bu öğretilerin yazılı metinlerini farklı açılardan incelemeye yönlendirmiş oldu ki, bu tür çalışmaların sonucunda eski zaman düşünürlerinin binlerce yıl önce ileri sürdüğü görüşlerle modern bilimin güncellenmiş en son fiziksel realite tanımı arasında hayret verici benzerlikler olduğu ortaya çıkarıldı.

Zaman ve mekân aslında nesnelerin ve olayların düzenliliği ile onların eşzamanlılığı ve ardışıklığı ile ilişkili kavramlardır; tanımlanmaları Antik Yunan döneminde başlamış, Platon ve Aristo’nun eserlerinde ise zirve bulmuştur. Tarih boyunca felsefe ve fizik ilminin bu alanda ürettiği tüm teorileri iki temel kategoride toplayabiliriz: a) Zaman ve mekânı maddeden bağımsız, mutlak olarak kabul edenler ve b) zaman ve mekânı maddî cisimlerin ve proseslerin varoluş şekli olarak kabul edenler, onların fiziksel gerçekliklerinin olmadığını iddia edenler. Her iki gruba ait olan teoriler hem felsefe hem fizik açısından son yıllarda çeşitli monografilerde çok defa ayrıntılı olarak tahlil edilmiş, bu konseptlerin birinin diğerinden üstün olmadığı ve her ikisinin de yetersiz olduğu sonucuna varılmıştır. Lâkin, ta Antikçağ’da ortaya atılmış ve bilimin bu kadar gelişmesine rağmen hâlâ cevaplanamamış sorular vardır: Zaman ve mekân hareketten bağımsız olarak var mı? Zamanın akış hızı sâbit mi değişken mi? Her an sadece şimdiyi –ânı- yaşadığımıza göre geçmiş ve gelecek var mı, varsa nerede? Zaman tek boyutlu mu çok boyutlu mu? Zaman sürekli mi (sınırsız bölünebilir mi), yoksa ayrık mı? Evren kaç boyutludur ve onda hangi geometri geçerlidir? Modern Fiziğin Genel Görelilik, Kuantum Mekaniği, Süpersicim ve Holografik evren gibi meşhur teorilerinin yanısıra, akademik çevrelerce çok bilinmeyen son dönem Rus teorik fizikçilerinden N. A. Kozyrev’in “Zaman Teorisi”, G. İ. Şipov ve A. E. Akimov’unFiziksel Vakum Teorisi” de dahil günümüzde vardığı son noktada zaman, mekân, kütle ve determinizm gibi tüm temel klasik fizik kavramları anlamlarını kaybetmiş ve yerini gerçekliğin dinamik, ayrıştırılamayan, birbirine bağlı ve bölünemeyen birliğine vermiştir.

Bu bakış açısının karşılığı İslâm tasavvufunda Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücut düşüncesidir. Onun geliştirdiği kozmoloji ve zaman nazariyesi modern fizik ilminin zaman-mekânın bileşik olması, onların sadece bir hologram olabilme ihtimali, mekânın çok boyutluluğu gibi hipotezleri ile ciddi anlamda örtüşmektedir. Bilindiği üzere, sûfîler âlemi ve insanı anlamak için rasyonel aklı yetersiz görmüşler ve hakiki bilgiye –mârifete ulaştıracak idrak aracı olarak keşfî bilginin kaynağı olan kalbi kabul etmişler. Muhyiddîn İbn Arabî keşfî yöntemle ulaştığı bilgilere dayanarak zamanı, genel olarak, mümkün dünyaya ve bütün âleme nispeten var olmayan hayâlî bir sıfat olarak tanımlamış, buna rağmen sultan olarak nitelemiş ve onun bilgisini elde etmeyi en yüksek ilimlerden saymıştır.

İbn Arabî varlığın 4 temel unsuru olarak cevherü’l-süvar (öz, cevher), araz (cevherin sûreti), zaman ve mekânı gösterir. Ona göre, Allah dünyayı zamanın dışında yaratmıştır, ancak zaman dünyanın bir parçasıdır. Dünyadan önce sadece Allah vardı ve O’ndan gayrı hiçbir şey yoktu, zaman da yoktu, bu yüzden zamansal öncelik ve sonralık soruları burada geçersizdir. İbn Arabî zamanın Nefs-i Küllî’nin iki kuvvetinden oluştuğunu ve tabii zaman ve fevk-i tabii zaman olarak ikiye ayrıldığını söyler: İlki tabiatın altındadır, gök cisimlerinin hareketi ile ilişkilidir, ikincisi ise tabiatın ötesinde olan mânevî hallerin değişmesi şeklinde ortaya çıkar ve onun başlangıcı maddî dünyaya göre daha öncedir.

İbn Arabî’ye göre, sene (360 gün), ay (28 gün), hafta (7 gün) ve günden (24 saat) oluşan dört zaman dairesi dünya yaratıldığında Allah tarafından ayarlanan aslî zaman birimleridir. Gözlemlenen (takvimi) kamerî ayla ve yılla aradaki farklar, Ay’ın, Dünya’nın, Güneş’in ve diğer gezegenlerin çeşitli devirsel hareketlerinin ve çekim kuvvetlerinin birbirine etkisinden ortaya çıkmıştır. “Dünyadaki her şey İlâhî Sıfatlara dayanmak zorundadır” diyen İbn Arabî yaratılışın temel zaman dairesi olarak kaynağı Allah’ın 7 sıfatı olan haftayı gösterir. Haftanın günleri birbirinden farklıdır ve her güne bir İlâhî Sıfat hükmetmektedir. İlâhî hafta Pazar günü Semi sıfatı ile başlar, Pazartesi Hayat (Hay), Salı Basar, Çarşamba İrâde, Perşembe Kudret, Cuma İlim, Cumartesi ise Kelâm sıfatının hükmü altındadır ve adı “yevmü’l-ebed”dir. İbn Arabî yaratıcı haftayı bileşik olan zaman-mekânın temel birimi olarak kabul eder ve dünyanın altı ilâhî günde her an yeniden yaratıldığını ve sadece Cumartesi gününde sergilendiğini söyler. Her yaratılış haftasında sadece bir zaman-mekân noktası yaratılmaktadır, bu dünya resmi sonra insanın hayâline (berzahına) verilir, hayâlimiz birbirini tâkip eden resimleri kıyaslayarak her günü (anları) tertip eder ve hayâl bu değişimi (hareketi) zaman ve mekânda algılar. Ona göre, müşâhede ettiğimiz günlerin düzeni ile onların semâdaki asıl akışı aynı şey değildir, bizim günümüz Zodyak feleğinin dünya etrafındaki tam bir devri ile tanımlanır ve aslında İlâhî günlerin komplike bir şekilde sıralanmış toplamından oluşmuştur. Bu çok önemli bir husustur ve modern bilimde hiçbir karşılığı yoktur. İbn Arabî düşüncesinde tüm feleklerin tam bir devrine gün denilmektedir ki, bununla o feleğin dünyadaki mevcûdatı etkilediği zaman dilimi kast edilir.  O zaman çok sayda farklı günler vardır, en uzun gün gündüzü ve gecesi olmayan ve hiçbir zaman tekrar edilmeyen, sonsuz Dehr’dir. En küçük gün ise zamanın bölünmez en küçük süreci olan yevmü’l-ferd veya yevmü’l-şe’ndir ve o her anda (her lâhzada) bir dünyevî küresel güne eşittir. Her yevmü’l- şe’nde Allah dünyayı belli değişiklerle yeni bir sûrette tekrar yaratmaktadır (tecdid-i halk ilkesi) ve dünyadaki mevcûdatın varlığının gözlemlediğimiz sürekliliği aslında bir illüzyondur. İbn Arabî’ye göre, en küçük ferdî gün aynı zamanda Nefes günüdür, bütün evren Hakk’ın kelimeleri olarak Nefes-i Rahmânî tarafından tıpkı kelimelerin harflerden terkip edilmesi gibi tesis edilmiştir. Bu görüş tüm fiziksel âlemin hipotetik sicimlerin yarattığı titreşimlerden oluştuğunu öngören Sicim Teorisi ile ciddi benzerlikler sergilemektedir.

Enteresandır ki, Gelenekselci Okul’un kurucularından Rene Guenon da Veda öğretisine göre, mevcûdatı oluşturan 4 temel unsurun tek bir ana maddeden – Akaşa’dan (Etherden) türemiş olduğunu söyler. Akaşa tüm uzayı muhit olarak doldurmuştur ve temel niteliği sesle ilgili olmasıdır. Zamanın ölçülebilir hâle gelmesi için mekânla bir nevi kombine edilmesi gerekir ve bunun sonucu da harekettir. Hareket zamanın uzaysal ifadesidir diyebiliriz, duyular arasında ise bize zaman sezgisini veren özellikle işitmedir. Seslerin başlangıcı ve sonu var, süresi var, ama elle tutulup gözle görülen bir varlıkları yoktur. O zaman, sesler için mekânsal varlığı olmayıp sadece zamansal varlığı olan nesneler diyebiliriz. Einstein’in izâfiyet teorilerine göre, ışık hızıyla hareket eden nesneler için zaman akmaz, durağan olur, bu da ışığın zamansal varlığının olmadığı, sadece mekânsal varlığının olduğu anlamına gelir. Fiziksel cisimlerin hem mekânsal hem zamansal varlıkları vardır. Rüyalar, düşünceler ise zaman ve mekân ötesi nesneler gibi algılanabilir.

Bu alandaki araştırmalar İbn Arabî’nin geliştirdiği Varlık âlemi modelinin son dönem fizik teorilerinin ortaya attığı iddiaların neredeyse tamamını desteklediğini gösterir. Âlemin sadece duyularla ve salt rasyonel mantığa dayanan akılla algılanması sonucunda üretilen sayısız fizik ve felsefe teorilerinin karmaşasına karşılık keşfi bilgi net ve sistemli bir dünya görüşü sunuyor. Demek ki, çeşitli bilgi araçlarından alınan bilgiler onların doğru hiyerarşisi dikkate alınırsa birbiri ile çelişki oluşturmaz. Âlemi doğru anlamak için onların tümüne ihtiyacımız bulunmaktadır.

KAYNAKLAR

 

  • G. J. Whitrow. The Natural Philosophy of Time. Ruscaya çeviri, URSS Yayınevi, Moskova, 2003.
  • Lyublinsakaya L. N., Lepilin, C. V. Disiplinlerarası Araştırma Bağlamında Zamanla İlgili Felsefi Sorunlar. Progres-Tradisiya Yayınevi, Moskova, 2002.
  • F.,Çapra,  Fiziğin Tao’su. Çev. Kaan H. Ökten. Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991.
  • Michio Kaku. Hyperspace: A Scientific Odyssey Through Parallel Universes, Time Warps, and the 10th Dimension. ODTÜ Geliştirme Vakfı.
  • Greene Brian. Evrenin dokusu. Tübitak Yayınları. https://sbayraktar1.files.wordpress.com/2015/08/brian-greene-evrenin-dokusu.pdf
  • M. E. Kılıç, Şeyh-i Ekber. Sufi Kitap, İstanbul, 2010, s. 233-235
  • Muhammed Hacı Yusuf, İbn Arabî, Zaman ve Kozmoloji. Nefes Yayınevi, İstanbul, 2013. s. 95- 107, 110- 115, 117- 120, 125-138, 153-164, 169-171, 237-241.
  • M. E. Kılıç. İbnü’l Arabî. Diyanet İslam Ansiklopedisi, DİA: 1999, cilt: 20, s. 506
  • Muhyiddin İbn Arabî. Fütuhat-ı Mekkiye. Çev: Ekrem Demirli. Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007.
  • Rene Guenon. Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar. İnsan Yayınları, İstanbul, 2003, s. 90-96.                                                

 

Saadet Mammadova’nın 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda sunduğu bildirisinin özet versiyonudur. 

Editörden (Ocak-Şubat-Mart 2018)

Merhaba Her Nefes Dostlarımız,

 

Birkaç aylık aradan sonra yine bir aradayız, çok şükür. Ocak-Şubat-Mart 2018 sayısında konumuz “Kadın ve Tasavvuf” olarak planlandı. Bizler de sizinle 9 Şubat 2013 tarihinde ebediyete intikal eden kıymetli büyüğümüz mutasavvıf-yazar Meşkûre Sargut Hanımefendi’nin sene-i devriyesinde, onun anısına Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nde gerçekleştirilen “Kadın ve Tasavvuf” konulu sempozyumdan da esinlenerek kadın mutasavvıfların yaşama bakışımızı nasıl değiştirdiklerini paylaşmak istedik. Bu müstesnâ programı 9-11 Mart 2018 tarihlerinde yine Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nün organizasyonuyla gerçekleştirilen I. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu izledi. Dünyada ilk kez yapılan böyle önemli bir toplantıyı dergimize taşımak istedik ve bu sempozyumda sunulan çalışmaların bazılarını da içeriğimize dâhil ettik. 2018 yılı içindeki diğer sayılarımızda da bu çalışmaları sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Uzun zamandır kültürümüze can olan tasavvuf ilmi ve edebi, artık akademilerde de yaşamaya başladı. Ulusal ve uluslararası platformlara taşınan akademik tasavvuf çalışmaları, kıymetli büyüğümüz, hocamız Cemâlnur Sargut Hanımefendi’nin de hocası Ken’an Rifâî’den nakille söylediği gibi, bir yanardağın patlaması nasıl el ayası ile kapatılarak durdurulamazsa, öyle yükselecek ve dünyaya yayılacak. Dâim hay ve diri büyüklerimizin himmetleriyle, münbit Anadolu toprağına ayak basmış ve üzerinde çalışma yapılmamış pek çok önemli mutasavvıfımız hakkında çalışmalar yapılacak ve inşaallah tasavvuf araştırmaları ile ilgili daha birçok kurumsal yapı oluşturulacak. Dileriz ki, bu vesileler ile Yunus Emre Hazretleri’nin dediği gibi biz de “Yaratılmışı severim yaratandan ötürü” diyebiliriz. Karşılıksız sevmeyi, hoşgörüyü yaşamayı öğrenir ve hâlimizle öğretebiliriz.

 

Allah bizleri onların yollarından ve nimetlerinden ayırmasın inşaallah!

Yeni sayımıza hoşgeldiniz, safâlar getirdiniz.

 

Yosun Mater

 

Sohbetler (Ocak-Şubat-Mart 2018)

Gece, Kandilli dağlarının arkasından ay doğuyordu.

 

“Baksanıza çocuklar, ay doğuyor. İşte, şu ilk görünen parçacık, Âdem. Biraz daha yükselince Nûh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ, nihayet bedir hâli, zuhûr-ı Muhammed gibidir.

Şimdi bunların nur cihetiyle, yâni ay olmaları îtibâriyle asılları hep birdir. Aralarında fark yoktur. Lâkin ayın henüz doğarken neşrettiği hafif ve zayıf ziya ile bedir hâlindeki şavkı bir midir?”

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 10-11)

 

 

****

Sabîha Hanımefendi’nin akrabasından münevver, uyanık ve aynı zamanda imanlı bir hanımın vefâtından konuşuluyordu:

— “Allah’ın feyzi kime erdiyse elbette mahrum kalmaz. İş, velev bir zerre olsun o nurdan nasibi almaktadır.

Camille Flammarion bir kitabında şöyle der: İnsan, dünyâya gel­diği vakit iki âlemle de merbûtiyeti vardır. Buradan öldüğü vakit râbıta o âlemle başlar. Yâni rûh cesetten çıkınca bir yeni hayat başlar. İnsanın bu dünya âlemindeki yaşayışı ve işlediği ameller, öteki âlem için hazırlıktır.

Ne güzel bir söz!

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 167)

 

 

***

 

Allah’ın sevgililerinden biri Fırat nehrine düş­müş, boğuluyormuş. Her ne kadar gayret etmişse de kurtulamamış. Nihayet “Yâ Rabbî” demiş. “Çalıştım çalıştım kurtulamadım. Eğer beni buradan kurtarırsan sana üç kul hüvallâhü okurum.”

 

Bu sözü söyledikten sonra da sudan kurtulup çıkmış. Lâkin ahdini yerine getirmek üzere kul hüvallâhü diye sûreyi okumaya başlayan bu zat ‘ahad’e gelince, yeniden başlangıca dönmek suretiyle bir türlü devam edemez ve hep yeniden sûrenin başına dönermiş. Bunun sebebini merak eden birisi, bir türlü akıl erdiremediği bu tekrarlamanın neden ileri geldiğini sorduğu zaman o zat “Kul hüval­lâhü diyorum, ahad’e gelince Hak bana soruyor: Evvel söylediğin ben; peki ahad kim? diyor. Onun için yeni baştan alıyorum. Yine kul hüval­lâhü deyip ahad’e gelince yine soruyor. Ben de tekrar ediyorum. İşte ye­di senedir de böylece okuyup okuyup gidiyorum!” demiş.

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 330)

Meşkûre Annem

Annemin mürşidiyle tanışmam 18-19 yaşlarında Kubbealtı Vakfı’nın bir kermesinde elini bana uzatmasıyla olmuştu. Zâhirde tâlip istermiş gibi görünse de aslında onu kapısına çeken, el uzatan mürşittir. Yüzüne yayılan gülümsemesi, yumuşacık, insanı saran, kadife hissi veren bakışları ve aydınlık yüzü, gönlümde o zamana kadar âşinâ olmadığım bir teslimiyet duygusu uyandırmıştı. “Cuma günü derse başlayın” sözü de bize heyecan ve mutluluk yüklü bir müjde olarak gelmişti. Uzun yıllar boyunca ne derslerdeki zevkimiz ne onun yumuşak azametine duyduğumuz heyecanımız azalmadı. Aksine, usta bir çömlekçi zarafetiyle, eline teslim edilen Hak ve Efendi emâneti olarak kabul ettiği öğrencilerini istidatları miktarınca aşkla yoğurdu, kalıba soktu. Bir gün bir sohbet arasında “Kızım, karşımıza bir kibritle tutuşacak benzin gibi çıra meşrepler de geliyor ama bizim vazifemiz odunları tutuşturmak, hem de tütmeden yakmak” buyurmuşlardı.

Genel yapı olarak hissettiğimiz, yumuşaklık hâli idi. Son derece sâkin, dengeli, mütevâzi yapısında her şeyin hakkıyla yerli yerine konuşunu görebilirdik. Hayatın her ânının hakkını verirdi. Günlük hayatına uzun süreler tanıklık etme fırsatını bulan bizler, mürşidi tarafından üzerine ince ince işlenmiş nakışı her zaman görürdük. Hiçbir zaman meydanda kendisi olmaz, işlerin her birinin, üzerinde vazife olduğunu ve hakikatte her nefes Efendisiyle olduğunu hissederdik. Annesinin kucağında kundağıyla girdiği Efendisinin kapısından ve onun yolundan, ömrünün sonuna kadar bir nefes ayrıldığını görmedik.

Dilinde söylediği ne ise, hâli de öyleydi. Mürşidinin “Allah aşkından gayrı gözünden bir damla akmasın” emrini sonuna kadar tuttuğunu gördük. Gelen hâdise ne kadar acı olursa olsun, bir damla gözyaşı akıttığına şâhit olmadık. Eşinin vefâtında, torununun vefâtında hep bu hal üzereydi. Ağır bir baş zonası geçirdiği dönemde bize “Hastalıklar da vücutta misâfirdir” demiş ve eklemişti: “Sıkıntıları ve zahmetleri ruhumuz duymuyor ama beden hissediyor. Esas olan, şikâyet etmemektir. Misâfir bizden memnun ayrılsın.”

Hak’tan gelen her sıkıntıya “sevgilidendir” diye rızâ gösterirdi, mânevî vazifelerinin hakkını da lâyıkıyla verdi. O zamanlar ne şartlar bu kadar rahat, ne de imkânlar bu kadar genişti. Bütün ders ve sohbetler onun evinde yapılır, telefonla müşkülünü soranlar, ziyârete gelenler eksik olmazdı. Bütün bu trafiğin içinde evinin düzeni hiç bozulmaz, eşine eşlik, evlâtlarına annelik, torunlara anneannelik hakkıyla yapılırdı.

Misâfir ağırlanırken bahçede oynayan torunlar ya da akşam yemeği ihmal olunmazdı. Misâfirler için ne ikram edileceğinden ayaklara verilecek terliğe kadar her şeyi düşünür, hâne halkına tembihlerdi. Eve gelen misafir, bir dergâha gelmişçesine karşılanır, evin hallerinden -çocuk mu uyuyor ya da hasta mı var- hiç haberi olmaz, lâyıkıyla ağırlanırlardı.

Sohbetlerde âdetâ salon genişler, kapıdan her girene yer bulunurdu, biz gençler her defasında bu mûcizeyi hayretle takip ederdik. Kimi zaman sohbet o kadar aşklı olurdu ki, evin sallandığını, deprem olduğunu sanırdık. O sohbetlerde sadece mânevî eğitim almazdık, hâlinden, tavrından, usûl erkân, muâmelât ve edep öğrenirdik. Tekke âdâbı, huzurda olma âdâbı, öğrendiklerimizdendi. Bize “Mürşit huzurunda edeple bir saat oturmak, kırk yıl nâfile ibâdetten üstündür” derdi. Her Cuma günü heyecanla koşarak gittiğimiz sohbetten mânâyla dolmuş, arınmış, sorularımıza cevap almış, hatâlarımızı görmüş olarak çıkardık. Hatâlar aslâ yüze vurulmazdı; ruhumuzun içine bakan bir bakışından ve “değil mi canım?” diyerek anlattığı bir hikâyeden nasibimizce alacağımızı alırdık. Gençlere özellikle çok önem verirdi, bizlerin koşarak sohbete gelişinden çok memnun olurdu ve bizim sorumluluğumuzu gencecik yaşına rağmen Cemâlnur Abla’nın omuzuna vermişti. Her Cumartesi günü ve Perşembe gecesi bizimle bıkmadan çalışırdı; muhtemelen biz o zamanlarda farkında olmasak da hatâlarımızın ve yanlışlarımızın düzeltilmesinden Cemâlnur Abla sorumlu olurdu.

İhvânın büyüklerinden defalarca işitmişizdir, “Meşkûre’nin üzerine hiç güneş doğmadı” derlerdi. Hakikaten sabah namazına kalkar, namazdan sonra Efendisine ve Vâlide Sultan’a niyaz ederek her zaman oturduğu koltuğuna oturur, ihvânın duâ listesini alır, namaz sonrası âdeti olduğu üzere müşkülü olanlara adadığı Yâsinleri okurdu. Hepimiz bilirdik ki nazlı bir sultandı, duâsı geri çevrilmez, kabul olunurdu. Biz de onun evlâdı olmanın rahatlığı ile her işimiz için duâ istemeye koşardık.

Eve gelen misâfirlere hemen ikramda bulunulmasını arzu ederdi. Hediyeleşmeyi sever, hediyeyi hediye eder, huzûrundan kimseyi maddî-mânevî eli boş göndermezdi. Öyle samimi ve o kadar güzel hediye edişi vardı ki! Bir Amerika seyahati sonrası hepimize birer hediye getirmişti O hediyeyi aldığımızda her birimiz kendimizi  çok özel hissetmiştik. Bizler de bu âdetini bildiğimizden ona hediye edebileceği eşyalar almaya gayret ederdik. Maaşını aldığı gün ilk önce fakir fukarânın hakkını ayırır, burslarını verir, kalanı ile geçinirdi.

İddialaşmayı, münâkaşayı, hele hele itirâzı hiç sevmezlerdi. “İtiraz şikâyeti getirir, şikâyet kalpten rahmeti götürür” derlerdi. Huzurunda ilk öğrendiğimiz ders, “Dervişlik neden ve niçini terketmektir” olmuştu.

İlhan (Ayverdi) Teyze ve Türkân (Erkmen) Teyze’yle birlikte olmayı severlerdi. Bir gün “Kızım, İlhan ve Türkân’la ruhum dinleniyor” demişlerdi. Salı günlerini heyecanla bekler ve o gün Sâmiha Anne’yle buluşmaya giderlerdi. Bizler de Sâmiha Anne’den gelecek haberleri almak üzere Cuma gününü iple çekerdik.

Ramazanlar bizim için çok özeldi. Hepimiz toplanır, dâvetli olduğumuz ihvâna iftara giderdik. Ama en güzeli Meşkûre Anne’nin evinde olanlardı. Mübârek sultan, usulca evi bize terk ederdi; bizler iftardan sahura kadar sohbet eder, namazlarımızı kılar ve sahurdan sonra dağılırdık. Evi uzak olanlar orada kalır, kimimiz divanda, kimimiz onun yatağında uyurduk.

“Evlâtlarım, ihvânımın hizmetçisidir” buyururlardı. İnanılmaz bir hâfızası vardı. İhtiyâcı olan bütün telefon numaralarını neredeyse ezbere bilir, çok ender rehber kullanırlardı. Aktüaliteyi takip eder, film seyretmeyi çok sever ve mutlaka birçok ibret ve ders çıkarırdı.

Hayatı boyunca mürşidine olan saygı ve sevgisinin üzerine hiçbir şeyi koymadı; öyle ki, mürşidinin ailesine Ehli Beyt’e hürmet edercesine âilenin en küçük ferdine kadar hürmet eder, ilgi ve alâka gösterirdi. Efendisinin konağının dergâh kısmının tekrar yapılması gündeme geldiğinde inanılmaz heyecanlanmıştı. O kısım tamamlanıp açılana kadar kuruş kuruş ihvanla birlikte para toplamış, dergâh-ı şerifin ihyâsı için bir nefes durmadan çalışmıştı. Efendisinin dilinden söyleme ve anlatma görevini aldığı günden vefâtına kadar bir gün ara vermeden, bir gün aksatmadan sohbetlere devam etti. Ne ölümler ne hastalıklar ya da herhangi bir başka sebep ona ara verdirmedi, yüzünü ekşitmedi, bir an, bir nefes mürşidinin mânâsından ayrılmadı.

Allah bizlere de iki cihanda ona lâyık evlâtlar olmayı nasib etsin ve hocalık hakkını inkâr ettirmesin inşaallah.

Arzu Karslıoğlu

Kadın Değil, Er!

Râbia el-Adeviyye 8. asırda yaşamış Basralı meşhur kadın sûfîdir. İslâm coğrafyasında bilindiği kadar, Batı’da da ilk çalışılan ve en çok bilinen kadın sûfîlerdendir. O, dünyevî olanı terk etme anlayışı ile ilâhî aşk anlayışını birleştirmiş ve böylece dönemindeki diğer sûfîlerden farklı bir yol izlemiştir.

Râbia el-Adeviyye hakkında en kapsamlı bilgileri aktaran Ferîdüddin Attâr’dır. Bu yazıda Attâr’ın “Tezkiretü’l Evliyâ” adlı eserinden bazı menkıbelerine yer vereceğim.

Râbia, dönemindeki zâhidlerin yolunu tutarak dünyevî olan her şeyi terk etmiş, ibâdet ve taat ile Allah yolunu tutmuştur. Fakat bu yolda o kadar ilerlemiştir ki, yapan ve yaptıranın Allah olduğunu ve niyaz edilecek tek mercinin Allah olduğunu her hâli ile göstermiştir. Bir menkıbesinde Râbia, hac için çölü geçer, bu arada yükünü taşıyan merkebi ölür. Etrafındakiler eşyasını taşımak istese de o buna karşı çıkar ve “Ben yola çıkarken size tevekkül etmiş değildim. Yolunuza devam ediniz” der. Bir yandan da Allah’a nazla niyaz eder. Bu niyazın sonunda merkebi ayağa kalkar ve Râbia’nın yükünü taşımaya devam eder.

İlâhî aşk ile aşk kesilmiş olan Râbia, bir menkıbede halvethânede huşû ile ibâdet eder ve uyuyakalır. Gözüne bir çöp girmesine rağmen, gark olduğu ilâhî aşk ile bunu hiç hissetmez. Hz. Râbia, bu aşk ve tevekkül ile hiçlik makamına erişmiştir. O’na, bu dereceye ve hiçlik makamına nasıl eriştiğini sorarlar. Râbia, bulunan ve mevcut olan her şeyi O’nun uğrunda kaybetmekle eriştiğini söyler. Yani artık ikilik kalkmıştır. Kendisine evlenmek isteyip istemediği sorulunca şöyle der: “Nikâh akdi vücudu olanlar hakkında bahis konusudur. Burada vücud nerede? Zîra ben, ben olarak var değilim, O olarak varım, O’nun hükmünün gölgesindeyim, nişanın (ve hitbenin) de ondan olması lazımdır.”

Attâr, Hz. Râbia’nın Meryem-i Safiyye’ye nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören bir zat olduğunu söylemiştir. Neden bir kadın erenler nezdinde kabul görür sorusu sorulacak olursa da, “Allah sizin sûretinize bakmaz” hadisi ile cevap verir ve devam eder: “Ameller sûrete göre değil, niyete göredir … Dinin üçte birini Hz. Ayşe’den almak câiz ise, onun haleflerinden, yani veli hanımlardan dini öğrenmek ve feyz almak da câizdir … Allah yolunda bir kadın er olursa, artık ona kadın denilemez. Nitekim Abbase-i Tusi yarın Arasat’ta Allah ‘Ey erler!’ diye nidâ ettiği zaman, bu saffa ilk adım atacak kişi Hz. Meryem’dir” demiştir.

Kısacası, vücudunu aşk ateşi ile yakmış yok etmiş, dünya nimetlerinden medet ummamış, rızâ ve tevekkülün son noktasına gelmiş zatların sûretlerine bakılmaz. Erkek veya kadın olarak yaratılsalar da, asıl önemli olan onların er olup olmamalarıdır.