Yazılar

İNSÂN-I KÂMİLDEKİ FERDİYET TECELLÎSİ

 

Tasavvuf literatüründe, Hak ve hakîkate erişme yolunda müritlerine örnek olan, onları irşat ile rehberlik eden kimseye, şeyh, mürşit denmektedir. Mürşid-i hakikî ise sadece Hz. Peygamber’dir (Hakîkat-i Muhammedî). Dünyâ âleminde zâhir bir velî üzerinden irşat vasfını yürüten asıl mürşit her zaman Hz. Muhammed’dir ve bu hiçbir zaman değişmez.

 

Tasavvufta mürşit olan insân-ı kâmil ney veya ayna metaforlarıyla anlatılabilmektedir. Mürşit, ayna gibi sadece kendisinde görüneni gösterendir, ney gibi sadece kendisine üfleyenin sesini verendir. O, kendinde tecellî edeni gösterici bir berzahtır. Mürşit, Allah’tan başka varlığın olmadığını “yokluğuyla” anlatan, gösterendir.

Tecellî kelimesine baktığımız zaman ise ana anlamının “görünme, belirme, görünür olma, zuhur etme” şeklinde olduğu görülmektedir. Tecellî, kelime anlamı itibariyle tecellî eden ve edilenin varlığını gerektirir. Kişi veya eşyâ, kaynağı kendinde bulunmayan bir etkiyi kendi üzerinde gösterme, bir zuhur yeri olma niteliği taşır. Zuhurun olması için bir mazharın olması gerekir. Bir mazhar varsa da, onda bir zuhur eden var demektir. Bu ikilik, görme işleminin olması için gerekli zemini sağlamaktadır.

 

Görme işlemi için gerekli olan, bir görünenin bir de görenin olmasıdır. Ancak görünen ve görecek olan hâli hazırda ortada bulunsa da bu görme işlemi kendiliğinden gerçekleşmeyebilir. Yaradılışın yani bu ikiliğin gāyesinin “görme-şâhit olma” eyleminin gerçekleşmesiyle açığa çıkmaya başlayacağı kabul edilirse, varlığın bir mânâ bulması onun “görme-şâhit olma” niteliğini taşımasına bağlıdır. Nitekim insanın Müslüman olması da Allah’ın varlığını bilmesi ve kabul etmesine değil, kelime-i şehâdet getirmesine bağlanmıştır. Şâhitlik ise görmeden gerçekleşemeyen bir durumdur.

 

Bu doğrultuda, “görünen-gören” ikiliğindeki amacın hâsıl olabilmesi için iletişim şablonuna bir üçüncü faktör olarak “gösteren” girmektedir. Bu üçlü iletişim sahası, varlığı anlamlı kılacak bir bütünlük arz etmektedir. Görünen Cenâb-ı Hakk ile onu görecek olan kişi arasında doğru iletişim kurulması açısından ihtiyaç duyulan insân-ı kâmil, “gösteren” görevini îfâ etmektedir. Ancak kul olan insân-ı kâmilin Cenâb-ı Hakk’ı gösterişi de kendinden kaynaklı bir durum değildir. Burada Ferd ismiyle tek olan Allah, kendini ancak kendisi ile göstermektedir.

 

Ferd kelimesinden türeyen ferdiyet, “Teklik, birlik, vahdâhiyet” anlamını hâizdir. Ferdiyet makāmı, aynı zamanda cemü’l cem makāmı olarak da adlandırılmaktadır. Cemâlnur Sargut, Hz. İbrâhim kitabında “…Kişi bütün farklılıkları bir görürse Allah ismini idrak etmiş olur. Biraz daha tekâmül ederse cemü’l cem makamına çıkar. O zaman da Allah ismini bu sefer herkesin âyân-ı sâbitesinde seyretmeye başlar. Bu mertebe âmâ mertebesidir. Bu da Muhammedî kemâlin son mertebesidir.” der. Bu makāmı daha açık olarak ise şöyle özetler: “Cem demek, her şeyin Allah’tan olduğunu idrak etmek demek. Ettik; başka biri kalmadı, cemü’l cem’de sen tekrar dünyaya dönersin ve ama yalnızsındır; ve Allah’ın istediği gibi dünyada hareket etmeyi etrafına öğretirsin.”

 

Bu noktada yalnızlık vardır artık. Allah’ın ferdiyet sıfatı, ikincisi olmayan bir tekliği ifade etmektedir. Bütün oluş, o tekliğin içindedir ve kişi o tek nokta hâlindedir. Hiçlik olarak adlandırılan bu durumda varlığın silinmesi, tasavvufî düşünceye âşinâ olmayan çevreler tarafından şahsiyetsizlik şeklinde yanlış algılansa da bu durum aslında kesin olarak şahsiyet hâline gelmekten, ferd olmaktan ibârettir. Şahsiyet, hüviyet yalnız Allah’a âittir. İşte insân-ı kâmildeki ferdiyet tecellîsi, o tek hüviyetin, tek şahsiyetin hâkimiyeti ve yalnızlığıdır.

 

İnsân-ı kâmildeki ferdiyet tecellîsini anlamak için birkaç örnek üzerinden gidilebilir. Ebu’l Hasan Harakānî Hazretleri’nin mürşidlerinden olduğu belirtilen Ebu’l Abbas el-Kassâb Hz. şöyle demektedir:

 

“Allah’ı Allah arar, Allah’ı Allah bulur, Allah’ı Allah bilir!

Allah’tan başka Allah’ı talep eden biri bulunsaydı, Allah’ın iki olması lâzım gelirdi.”

 

Ebu’l Abbas el-Kassâb Hz.’nin bu sözleri, Ferideddin Attar’ın Tezkiretü’l Evliyâ’sında yer almakta ve Attar onun için “dergâhın cüretkârı” tārifini kullanmaktadır.

 

Sâmiha Ayverdi, Hancı kitabında bu mânâyı açarak, biraz önce bahsettiğimiz iletişim şablonundaki “gösteren” vazifesiyle yükümlü insân-ı kâmile şöyle seslenmektedir: “Ey Hakk’ı bildiren, O’na götüren, perdeyi kaldırıp O’nu gösteren… Hakk’ın var olduğunu, varlığın Hak olduğunu, görünenin gösteren, gösterenin görülen olduğunu bildiren!”

 

Yine Sâmiha Ayverdi, Mâbette Bir Gece eserindeki şu cümlesiyle bu mânâyı bir derece daha açmaktadır: “Her ne ki görülür, o var değildir; varlık gösterici bir yokluktur. Her ne ki görülmez, o, yokluk perdesiyle gizlenmiş bir varlıktır.” Anlaşılmaktadır ki, görünen-görünmeyen/yokluk-varlık açılımı ile insân-ı kâmilde tecellî eden “gösterici” kudret, yine Allah’ın ferdiyetiyle zuhura gelmektedir.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

Attar, Feridüddîn. Tezkiretü’l Evliyâ, Çev. Süleyman Uludağ, İlim ve Kültür Yayınları, Bursa, 1984

Ayverdi, İlhan. Kubbealtı Lugatı: Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2010

Ayverdi Sâmiha. Hancı, Kubbealtı Neşriyatı-30, İstanbul, 2011

Ayverdi Sâmiha. Mâbette Bir Gece, Kubbealtı Neşriyatı-2, İstanbul, 2014 (Ocak)

Cîlî, Abdülkerîm. Hakîkat-i Muhammedîyye, Çev. Muhammed Bedirhan, Nefes Yayınları, İstanbul 2012

Cîlî, Abdülkerîm. Âriflerin Mertebeleri, Çev. Muhammed Bedirhan, Nefes Yayınları, İstanbul 2014

Hücvirî, Ali b. Osman Cüllâbî. Keşfu’l-Mahcûb, Haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010

İbn Arabî, Muhyiddîn. Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev. Ekrem Demirli, 2. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007

İbn Arabî, Muhyiddîn. Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev. Ekrem Demirli, 3. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2006

İbn Arabî, Muhyiddîn. Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev. Ekrem Demirli, 6. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2007

İbn Arabî, Muhyiddîn. Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev. Ekrem Demirli, 8. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2008

İbn Arabî, Muhyiddîn. Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev. Ekrem Demirli, 10. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2008

Mısrî, Niyâzî-i Muhammed. İrfan Sofraları, Çev. Süleyman Uludağ, Emel Matbaası, Ankara, 1971

Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn. Dîvân-ı Kebîr’den Seçme Şiirler, Çev. Mithat Baharî Beytur, MEB Yayınları, İstanbul, 1995

Rifâî, Ken’an. Şerhli Mesnevî-i Şerif. Kubbealtı Neşriyatı-76, İstanbul, 2010

Rifâî, Ken’an. Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı-75, İstanbul, 2014

Rifâî, Ken’an. İlâhiyât-ı Ken’an. Haz. Mustafa Tahralı, Cenan Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı Neşriyatı, İstanbul, 2013

Sargut, Cemâlnur. (Derleyen). Hz. Âdem, Nefes Yayınları, İstanbul, 2011

Sargut, Cemâlnur. (Derleyen). Hz. Şît, Nefes Yayınları, İstanbul, 2011

Sargut, Cemâlnur. (Derleyen). Hz. İbrâhim, Nefes Yayınları, İstanbul, 2014

Sargut, Cemâlnur. (Derleyen), “Niyâzî-i Mısrî İrfan Sofraları-1”, Nefes Yayınları, İstanbul, 2017

Sargut, Cemâlnur. Allah’ıma Sefere Çıktım, Nefes Yayınları, İstanbul, 2014

Sargut, Cemâlnur. Açık Denize Yolculuk, Nefes Yayınları, İstanbul, 2014

 

Bir Selâm

Evime geldiğim sokakta, kapıların önüne kurulup herkesin geçişini izleyen bir sürü kediyle hemen her gün selâmlaşıyoruz. Bazen işten negatif enerji santrali gibi döndüğüm zamanlarda kedilere pek aldırmadan, onlara selâm vermeden yürüyüp geçer, bir an önce eve girmeye çalışırdım. Zorlu imtihan dönemlerinden geçerken onlara veya diğer yaratılmışlara karşı pek de sevgi ve merhamet nazarıyla bakabildiğimi söyleyemem. Zira böyle zamanlarda, daha çok gergin, huysuz, savunma psikolojisine bürünmüş ve belki saldırganlaşabilecek durumda olabiliyorum.

Bu sıralarda bütün yaşananların karagöz perdesindeki bir oyundan ibaret olduğunu, üç gün sonra arkadan tek bir elin uzanacağını kendime bol bol hatırlatmaya da çalışıyordum. Evet, çok gerçekçi bir oyun ama bu hayâlin gerçekliğine kendimi kaptırmamalıyım, asıl gerçekliği kaybetmemeliyim diye kendimi uyanık tutmaya gayret ediyordum. “Herkes vazifesini yapıyor, herkes rolünü oynamak zorunda, onların ne yaptığı önemli değil, ben sadece kendi vazifemi doğru düzgün yapabileyim…” diye kendimle epeyce de konuşuyordum.

Fark gözetmeden herkese “yaradandan ötürü” sevgi ve merhamet nazarıyla bakabilmek, kızmamak, sinirlenip coşmamak çok zor. Cennet ve cehennem arasında seçim yapmak bize kalmış. Biz bu imtihandayken, huzurda kalmaya ve huzurdan ayrılmamaya çalışarak cenneti seçebiliyoruz veya itiraz, şikâyet, öfke üçlüsüyle gönül huzurunu takas ederek kaynayan cehennemi içimize kendi elimizle bir güzel sokabiliyoruz. Kişiler veya olaylar yakmıyor canımızı; onları nasıl algıladığımıza bağlı olarak canımızı yine kendi elimizle kendimiz yakıyoruz.

*****

Eve yürüdüğüm kaldırımlardaki kedilere bir tebessümü, bir selâmı, bir merhametli bakışı çok görerek geçirdiğim her akşam, benim kendimi huzursuzluk cehennemime hapsettiğimin ispatı gibiydi. Sonra işleri içinden çıkılmaz hâle getirdiğimde, evet kendim o hâle getirdiğimde, gecenin son üçte biri gibi o en karanlıkta kayıp düşmüşken sadece Allah’a sarılabilir, O’na sığınabilirdim. Gafletteydim, acizdim ve o çözmezse ben hiçbir şey yapamazdım, biliyordum. Kimseyi bırakmayan o güzel Allah, beni de çok şükür düştüğüm karanlıktan aydınlığa çıkaracaktı.

Bu sefer artık kaldırımdaki kedileri görebiliyordum. Onlara aldırmadan, sinirle geçmiyor, sevgi ve merhamet ile selâm verebiliyordum. Onlara bakarken, Ahmed er-Rifâî Hazretleri’nin hasta hayvanları bağrına basa basa iyileştirişini hatırlayabiliyordum. O’nun benim gibi uyuz ve hasta hayvanları da sevgiyle, merhametle nasıl bağrına bastığını düşününce…

Neydi benim derdim? O büyük sıkıntılar, gönlümde o cehennem kaynayışları neydi? Ben bilmiyor muydum o kıssayı? İbnü’l Arabî Hazretleri, “Öbür âlemde mürşidin gelip ben senin öğretmeninim dediğinde evet, sen benim öğretmenimsin diye tasdik edersin. Sonra düşmanın gelir, ben senin öğretmeninim derse ve sen o zaman hayır, sen benim düşmanımsın dersen işte cehennemde olmuş olursun.” diye anlatıyordu durumu. Yapan yaptıran, görünen gösteren, seven döven hep O değil miydi? Neredeydi benim aşkım, sevgim, vefam, sadâkatim? O Dost’tan bir an ayrılmamak, O’ndan gayrıyı görmemek öyle kolay belli olmazdı, imtihanları tabiî çetin olacaktı. Çünkü ne kadar çetin olursa ben o kadar hatırlıyor, o kadar sığınıyor, o kadar yalvarıyor, niyâz ediyordum. Belâ gelmeden belî diyemiyordum. Bunca imtihan O’nun beni kendine çekmek istemesinden, kendine daha bir coşkulu sığınmamı istemesindendi.

Biz sebeplerin peşine takılıp giderken Semiha Cemâl Hanım’ın dediği gibi tüm vefâsızların vefâsızlığına bedel bizden bir an ayrılmayan bir tek Dost vardı. Benimse O’na sadâkatim ve vefâm, beni sevdiği elleri öptüğüm kadar, dövdüğü ellerde de O’nu görüp, O’nu bilip, O’nu sevebilmemdeydi. O’nu bırakıp da sebeplerin, gölgelerin peşine takılmayışımda, O’ndan ayrılmayışımdaydı. O’nun kullarına olan vefâsı ve sadâkati gelmeyene gitmesinde, vermeyene vermesinde, aramayandan dahî ayrılmamasında âşikârken, bütün iş benim bu vefâyı ve sadâkati görerek ürperebilmemdeydi… Vefâyı ve sadâkati görebilmem, O’ndan ayrılmamaya, vefâlı ve sâdık yâr olmaya gayretteydi… Kolay iş miydi? Değildi. Ama hayâli bile çok güzeldi.