“Sâmiha Ayverdi Baştan Aşağıya Mürşidi Kesilmişti”

(…) Mekke’ye ilk gittiğimde safları sıklaştırın emri geldi. Ben bunu hep duyuyordum da İstanbul’da, onu Arapça duymak çok tesir ediyor, safları sıklaştırın… Yapıştık birbirimize, onlar Mâlikîler biliyorsunuz, iyice yapışıyorlar birbirlerine. Ayak ayak üstüne verdik, saf tuttuk. Hiç ayrılmaksızın, böyle tuğlanın tuğlaya yapışması gibi. O zaman bu sûreyi düşündüm ben. Ve biz belki dışarıda hiç anlaşamayacağımız insanlarla o namaz zevki içinde Allah aşkıyla tek vücut olmuştuk. O zaman farklılık kalkmıştı. O zaman ayrılık gayrılık yoktu. E biz bir namazda “bir” olabiliyorsak niye dışarıda olamıyorduk? Niye o birliği sağlayamıyorduk? Hele aynı mürşide gönül vermiş olanlar niye sağlayamıyorlardı? Niye farklılıkları görüyorduk mürşidi göreceğimiz yerde? Ondaki aşkı, ondaki sevgiyi, ondaki Allah görüşünü, idrakini göreceğimiz yerde… Bakın şöyle diyordu Sâmiha Anne (…):

 

“Öyle bir zevk içindeyim ki, öyle bir mestim ki, öyle yanıyorum ki, ‘Allah!’ dedim, bilmiyorum bağıran ben miydim yoksa sen miydin?  

‘Lebbeyk!’ dedi, bilmiyorum cevap veren ben miydim, yoksa sen miydin?”

 

Öyle bir hâle gelmiş ki, içinde baştan aşağı Allah’tan başka hiçbir varlık kalmamış ama dışında, karşınızda bir insanlık âbidesi, bir edep sultanı, bir hizmet sultanı, her an kendini insanlık âlemine adamış, her an kime ne faydam olsun diye düşünen bir sultan görüyorsunuz. Buna Peygamber Efendimiz için kitaplar “sabr-ı ânillah” diyorlar. Yani o varlığı idrak ettikten sonra dönüp halkla bu kadar iç içe geçebilmek… Bu kadar insanlara tekrar hitap edebilmek… Bu sabr-ı ânillahtır, ancak mürşid-i kâmilde görünür. Buna bekā diyoruz. (…)  Diyor ki Harakânî Hazretleri:

 

“Âşık sabah kalkar, sevdiğini düşünür. Mümin kalkar, ne öğreneyim diye düşünür. Âlim kalkar, ilmim en üstün diye düşünür. Hizmet ehli kalkar bizim gibi, bugün hangi gönlü memnun edeyim diye düşünür.”

 

İşte Hak için halkı memnun etme sanatı ancak bu derece Hak’la iç içe geçmiş bir ve beraber olmuş bir kâmil insanda tecellî edebilir, başka türlü olamaz. (…) Sultan Veled diyor ki, “sen hamama gittin mi odunun üstüne oturabiliyor musun, hayır. Kızmış taşın üstüne oturabiliyorsun, mermerin. İşte o kızmış taş mürşittir.” Çünkü o oduna dayanır, sen dayanamazsın. Sen ancak onun varlığıyla o ısıyı hissedebilirsin. Biz onun varlığıyla o ısıyı hissettik. Bize bir şey öğretmedi, ne kadar doğru söylediler, zorlamadı, şu âyeti gördük biz onun mânâsında: “Uy senden ücret istemeyene.”

 

O hep hediye verirdi, para dağıtırdı ama bu değilmiş mânâsı âyetin. O adam olmamızı bile beklemedi. O sadece verdi. Peygamber edâsıyla, ben sadece bana söyleneni tevdî ederim dedi. Onun dışı beni ilgilendirmez dedi. Ama bizle ilgilendi, bizi sevdi, azarladığı zaman da çok sevdi.

 

Bir keresinde öğrencilerim bana şikâyet ettiler başka bir hocayı. Bize “geri zekâlı” diyor dediler. “Şikâyet etmeyin” dedim, “Allah hiç sevmez.” Sonra düşündüm; “ara sıra ben de diyorum biliyor musunuz çocuklar” dedim. “Ama siz bizi seviyorsunuz” dediler. O bizi seviyordu. Biz sevildiğimizi hissediyorduk. (…) O ferdî değişimini bizim üzerimizde gösterdi. Bu lâfımı lütfen edepsizliğime verin, o bir çeşit devrimciydi. O gerçekten bizim taş gibi olan kalplerimizi mücevhere çevirip diriltti. Dışarı bıraksaydınız hepimiz beş para etmeyen insanlardık. O bizi aldı, yoğurdu, temizledi, uğraştı ve hiç vazgeçmedi. Yorulmadı, tekrar tekrar düzeltti, tekrar tekrar… Hepimizi kendi meşrebimiz içinde irşat etti ve düzeltti. Bizi sevdi ve kucakladı. Farklı davranmadı, hikâyelerle anlattı. Nasıl anlattı da bitiremedi ben inanamıyorum bazen Sâmiha Anne’ye. Gösterdi, yaşadı…

 

(…) O baştan aşağıya mürşidi kesilmişti. Hani filmde de anlatmaya çalıştığımız gibi, o yoktu, Ken’ân Rifâî’yi seyrediyordunuz karşısında. Biz Sâmiha Anne’de ne gördüysek ne bildiysek, annemde ne gördüysek ne bildiysek, Efendimin huyu ve âdeti olduğunu çok iyi bilirdik.(…)

 

Transformatör gibiydi, değiştirirdi insanları.  Enerji değişikliği yapardı. Bilkuvve olan yani içimizde kuvvet hâlinde bulunan enerjiyi bilfiile, harekete, insan olmaya çevirirdi. Mecburdunuz, aksi yapılamazdı. Bazen kardeşim bana -öyle bir ailede yetiştik- “Cemâlnur, nasıl hata yapabiliriz? Ailem bizden hata yapma hakkını kaldırdı” dedi. Çünkü imanlıydılar. Çünkü mükemmel olmaya çalışmıyorlardı ama Allah’ın istediği gibi yaşamaya çalışıyorlardı. Çünkü Kur’ân’ı yaşamaya çalışıyorlardı. Böyle bir öğretmendi Sâmiha Anne. (…)

 

Annem Meşkûre Sargut, Sâmiha Anne’yi “kırk yıl aynı mânâ yastığına baş koyduğum hayat arkadaşım” diye anlatır ve şöyle derdi: “Cemâlnur, Sâlih Yeşil’e gittim. Sâlih Yeşil bir Kadirî şeyhi, Şemsettin Yeşil’in mürşidi. Sâlih Yeşil’in bir bacağı yok. Ken’ân er-Rifâî Hazretleri yollamış annemi Sâlih Yeşil’e, kitabını bassın diye. Bir kere mürşidin mürşide hürmetine bakın. Sâlih Yeşil diyor ki, kızım, senin o mürşidin var ya, o mürşit devrin sahibidir. Ve vefat ettiği günde ölmeyi Allah’ımdan niyaz ediyorum. Beni davet et, onun cenazesinde bulunmak isterim. Sonra kendileri vefat ettiğinde geliyor, vallahi talkın verilmez, Peygamber kıldırıyor namazını diye bağırıyor. Sonra da anneme dönüyor, herkesin içinde, yemin ederim ki bu gece sabaha kadar bütün melâike Sâmiha Ayverdi’nin onun vekili olduğunu bağırdı diyor.” Annem buna ömrünün son anına kadar şâhitlik etti. (…)

 

Dua ederdi çünkü Sâmiha Anne “Meşkûre’nin duası kabul olur” ondan isteyin demişti. Birisi ondan dua istediğinde annem şöyle derdi: “Ederim çünkü Sâmiha Anne onunki kabul olur dediği için kabul olur.”

 

Şöyle diyor: “Sâmiha Ayverdi’ye dair konuşmak, kâmil insana, varlığın gözbebeğine dâir söyleşmektir. Onu anlatmak -anneciğimin beyanıyla- dile gelmez bir sırrı, bir hakikati kelâma, söze sıkıştırmaya kalkmaktır.” (…)

 

Bir başka büyük sultan, İlhan Ayverdi, Sâmiha Ayverdi için şöyle diyor: “Güzelden ses getiren güzel, ulvîden haber veren ulvî, Sâmiha Ayverdi hayatı boyunca yalnız ulvî kaynaklardan haber verdi.” Yani Sâmiha Ayverdi diye biri yoktu ortada. Derviş vardı. Derviş eşik demektir. O efendisinin eşiğiydi. Efendisinin kalemiydi, Efendisinin sesiydi. Efendisini anlattı, Ken’ân er-Rifâî’yi anlattı. Dolayısıyla kendisi baştan aşağıya Ken’ân er-Rifâî kesildi, o da ulvî oldu. (…)  

 

(Türk Kadınları Kültür Derneği’nin 50. Yılı kutlamaları çerçevesinde 15 Mayıs 2016 tarihinde Ankara’da yapılan “Vefâtının 23. Yılında Sâmiha Ayverdi” başlıklı toplantıda yapılan konuşmadan alınmıştır.)

 

The following two tabs change content below.
0 yorumlar

Yorumla

Yorum yapmak ister misiniz?
Gelişmemizde katkınız olsun.

Bir Yorum Yazın