Kök ve Meyve

Japonya ve Türkiye’nin birçok ortak yönü olduğunu fark etmiş bulunuyorum. Meselâ ‘Anadolu’ kelimesinin anlamlarından biri “Güneş’in doğduğu yer” olarak geçiyorken, Japonya’nın adını oluşturan kanji karakterler de “güneş” ve “köken” anlamına geliyormuş. Bu nedenle Japonya “Doğan Güneşin Ülkesi” diye de biliniyormuş. İki ülkenin de etrafı mavi sularla çevrili, iki ülkenin insanları da edep ve hürmet konusunda çok titizler. Önemli bir ortak yönümüz daha var: Çalışma azmimiz. Her ne kadar şu anda geçmişe oranla daha az faal isek de iyi biliriz ki Mustafa Kemâl’in dediği gibi “Türk milleti çalışkandır.” Japonlar da âşikâr olduğu üzere çok çalışkan bir millet. Onların kalkınma ve teknoloji açısından bizden daha ileride olmalarının sebepleri elbette uzmanlık gerektiren bir araştırma konusu. Ama ben kendi çapımda da olsa bunun üzerine biraz eğilmek istiyorum.

Kalkınma çerçevesinde dikkat çeken noktaların belki de en önemlilerinden birisi Japonların harflerini değiştirmeden, kendi kültürel değerlerini bir kenara atmadan bu gelişmeleri sağlayabilmiş olmaları. Demek ki insan yazısını, an’anesini, geleneğini değiştirmeden de onları atmadan da gelişebiliyor, ilerleyebiliyor. Zaten gelişmek demek kökleri üzerinde yükselmekle olan bir şey değil midir? Kökle irtibatlı olmayan dal büyür mü, meyve verebilir mi?

Türk-İslâm tarihinde seyredilen o çalışma disiplini, üretkenlik ve hizmet gayreti sonucunda ortaya benzersiz eserler konmuş. En büyük eser ise bu milletin ta kendisi. Bütün kültürel değerleriyle, an’aneleriyle, renklilikleriyle bir şâheserdir bizim milletimiz. İşte bu yüzden üstü hep örtülmeye çalışılmış ve çalışılmakta. Latin harflerine geçişimizle de iyice şaşkına döndürülmüşüz; hiçbir şey bilmeyen, câhil bir millet olarak nitelenmişiz. O muazzam eserler kâğıt parçası hatta çöp muamelesi görmüşler. O muazzam birikimi hor görmek maalesef şeref yerine geçirilmiş.

Depresyonda olduğuna inandırılan, kudretli bir insan gibi düşünüyorum ben milletimizi. Buradaki sorun, bizim bu uyku ilaçlarını almayı reddedemeyişimizde olmalı. Belki hassas bir döneminde, zayıf düştüğü bir anda hasta olduğuna inandırılmış, âciz ve perişan bırakılmak istenen bir koca yiğit gibiyiz. Tedavi adı altında verilen zehirlere ne yazık ki karşı koyamamışız. Hatta bunların savunuculuğunu bile üstlenmişiz. Meselâ “Efendim, divan edebiyatını anlayan yok, bunu okusak ne okumasak ne, bunların ne lüzumu var?” “Osmanlıca öğreneceksiniz de ne olacak, mezar taşlarını mı okuyacaksınız?” diye verilen akıl ile “Ayasofya bir müzeyken minarenin orada ne işi var, orada minareye ne lüzum var?” diye verilen akıl aslında aynı mantık sahibine âit. Bu sözlerse çok acıklı, çok ıztırap verici, çok tehlikeli sözler. Geçmişiyle bağları koparılmak istenen, sanatından, mûsıkîsinden, tüm kültür ve şahsiyetinden uzaklaştırılmak istenen bir milletiz. Yahya Kemâl şöyle diyor:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi!
Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi!
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın
Gālib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın

Büyüklerimizin tespitlerine göre hakikî Müslümanlığı yaşayan, adeta İslâm’ın son ordusu olan Türk milletidir. Türk milleti, sadece Türkiye için önemli değildir. Türk milleti tüm dünya için önemlidir. Milleti millet yapansa onun köklerindeki özü, kültürüdür. Bugün Japonya’yı da, Amerika’yı da, Çin’i de “medeniyet”le buluşturmakta olan ilim işte o kültürün meyvesidir. Durum böyleyken harf inkılabından sonra geçirdiğimiz travma sonucu hâlâ üzerimizden atamadığımız iki etki var: Aşağılık kompleksi ve kendimize güvenememe. Ama burada takılıp kalamayız… Zira Mehmet kif’in tarihi aşmakla nitelediği, tarihe sığdıramadığı Bedr’in aslanlarıyla bir tuttuğu işte biziz. Tevhid için, İslâm’ın son ordusu olarak savaşan biziz. Japon için de, Çinli için de, Amerikalı için de, yarın belki Koreli için de, Rus için de, Yunan için de örnek olacak şahsiyet işte bizim kültürümüzde. Nerede kaldı aşağılık kompleksi, nerede kaldı yabana hayranlık, nerede kaldı depresyon?.. Biz cehâlete hükümlü, rotasından, yolundan şaşan değil, tarihi aşan, aşmak zorunda olan, vazifeyle yükümlü bir milletiz.

….
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi
Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın

The following two tabs change content below.
Elif Hilal Doğan

Elif Hilal Doğan

1987'nin Temmuz'unda, Elazığ’da dünyaya geldim. Çocukluğum babamın görevi nedeniyle farklı yerlerde geçti. Halkla İlişkiler ve İşletme eğitimi görürken 2007’de e-ticaret sorumlusu olarak çalışmaya başladım. Bununla birlikte çeşitli kuruluşların iletişim faaliyetlerini yürüttüm. Şu anda kitap editörlüğü ve yazar danışmanlığı yaparken, eğitimime Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü'nde Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı yüksek lisansı ile devam etmekteyim...
0 yorumlar

Yorumla

Yorum yapmak ister misiniz?
Gelişmemizde katkınız olsun.

Bir Yorum Yazın