Yazılar

Editörden (Ocak-Şubat-Mart 2018)

Merhaba Her Nefes Dostlarımız,

 

Birkaç aylık aradan sonra yine bir aradayız, çok şükür. Ocak-Şubat-Mart 2018 sayısında konumuz “Kadın ve Tasavvuf” olarak planlandı. Bizler de sizinle 9 Şubat 2013 tarihinde ebediyete intikal eden kıymetli büyüğümüz mutasavvıf-yazar Meşkûre Sargut Hanımefendi’nin sene-i devriyesinde, onun anısına Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nde gerçekleştirilen “Kadın ve Tasavvuf” konulu sempozyumdan da esinlenerek kadın mutasavvıfların yaşama bakışımızı nasıl değiştirdiklerini paylaşmak istedik. Bu müstesnâ programı 9-11 Mart 2018 tarihlerinde yine Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nün organizasyonuyla gerçekleştirilen I. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu izledi. Dünyada ilk kez yapılan böyle önemli bir toplantıyı dergimize taşımak istedik ve bu sempozyumda sunulan çalışmaların bazılarını da içeriğimize dâhil ettik. 2018 yılı içindeki diğer sayılarımızda da bu çalışmaları sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Uzun zamandır kültürümüze can olan tasavvuf ilmi ve edebi, artık akademilerde de yaşamaya başladı. Ulusal ve uluslararası platformlara taşınan akademik tasavvuf çalışmaları, kıymetli büyüğümüz, hocamız Cemâlnur Sargut Hanımefendi’nin de hocası Ken’an Rifâî’den nakille söylediği gibi, bir yanardağın patlaması nasıl el ayası ile kapatılarak durdurulamazsa, öyle yükselecek ve dünyaya yayılacak. Dâim hay ve diri büyüklerimizin himmetleriyle, münbit Anadolu toprağına ayak basmış ve üzerinde çalışma yapılmamış pek çok önemli mutasavvıfımız hakkında çalışmalar yapılacak ve inşaallah tasavvuf araştırmaları ile ilgili daha birçok kurumsal yapı oluşturulacak. Dileriz ki, bu vesileler ile Yunus Emre Hazretleri’nin dediği gibi biz de “Yaratılmışı severim yaratandan ötürü” diyebiliriz. Karşılıksız sevmeyi, hoşgörüyü yaşamayı öğrenir ve hâlimizle öğretebiliriz.

 

Allah bizleri onların yollarından ve nimetlerinden ayırmasın inşaallah!

Yeni sayımıza hoşgeldiniz, safâlar getirdiniz.

 

Yosun Mater

 

Sohbetler (Ocak-Şubat-Mart 2018)

Gece, Kandilli dağlarının arkasından ay doğuyordu.

 

“Baksanıza çocuklar, ay doğuyor. İşte, şu ilk görünen parçacık, Âdem. Biraz daha yükselince Nûh, İbrahim, Mûsâ, Îsâ, nihayet bedir hâli, zuhûr-ı Muhammed gibidir.

Şimdi bunların nur cihetiyle, yâni ay olmaları îtibâriyle asılları hep birdir. Aralarında fark yoktur. Lâkin ayın henüz doğarken neşrettiği hafif ve zayıf ziya ile bedir hâlindeki şavkı bir midir?”

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 10-11)

 

 

****

Sabîha Hanımefendi’nin akrabasından münevver, uyanık ve aynı zamanda imanlı bir hanımın vefâtından konuşuluyordu:

— “Allah’ın feyzi kime erdiyse elbette mahrum kalmaz. İş, velev bir zerre olsun o nurdan nasibi almaktadır.

Camille Flammarion bir kitabında şöyle der: İnsan, dünyâya gel­diği vakit iki âlemle de merbûtiyeti vardır. Buradan öldüğü vakit râbıta o âlemle başlar. Yâni rûh cesetten çıkınca bir yeni hayat başlar. İnsanın bu dünya âlemindeki yaşayışı ve işlediği ameller, öteki âlem için hazırlıktır.

Ne güzel bir söz!

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 167)

 

 

***

 

Allah’ın sevgililerinden biri Fırat nehrine düş­müş, boğuluyormuş. Her ne kadar gayret etmişse de kurtulamamış. Nihayet “Yâ Rabbî” demiş. “Çalıştım çalıştım kurtulamadım. Eğer beni buradan kurtarırsan sana üç kul hüvallâhü okurum.”

 

Bu sözü söyledikten sonra da sudan kurtulup çıkmış. Lâkin ahdini yerine getirmek üzere kul hüvallâhü diye sûreyi okumaya başlayan bu zat ‘ahad’e gelince, yeniden başlangıca dönmek suretiyle bir türlü devam edemez ve hep yeniden sûrenin başına dönermiş. Bunun sebebini merak eden birisi, bir türlü akıl erdiremediği bu tekrarlamanın neden ileri geldiğini sorduğu zaman o zat “Kul hüval­lâhü diyorum, ahad’e gelince Hak bana soruyor: Evvel söylediğin ben; peki ahad kim? diyor. Onun için yeni baştan alıyorum. Yine kul hüval­lâhü deyip ahad’e gelince yine soruyor. Ben de tekrar ediyorum. İşte ye­di senedir de böylece okuyup okuyup gidiyorum!” demiş.

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2000, s. 330)

Meşkûre Annem

Annemin mürşidiyle tanışmam 18-19 yaşlarında Kubbealtı Vakfı’nın bir kermesinde elini bana uzatmasıyla olmuştu. Zâhirde tâlip istermiş gibi görünse de aslında onu kapısına çeken, el uzatan mürşittir. Yüzüne yayılan gülümsemesi, yumuşacık, insanı saran, kadife hissi veren bakışları ve aydınlık yüzü, gönlümde o zamana kadar âşinâ olmadığım bir teslimiyet duygusu uyandırmıştı. “Cuma günü derse başlayın” sözü de bize heyecan ve mutluluk yüklü bir müjde olarak gelmişti. Uzun yıllar boyunca ne derslerdeki zevkimiz ne onun yumuşak azametine duyduğumuz heyecanımız azalmadı. Aksine, usta bir çömlekçi zarafetiyle, eline teslim edilen Hak ve Efendi emâneti olarak kabul ettiği öğrencilerini istidatları miktarınca aşkla yoğurdu, kalıba soktu. Bir gün bir sohbet arasında “Kızım, karşımıza bir kibritle tutuşacak benzin gibi çıra meşrepler de geliyor ama bizim vazifemiz odunları tutuşturmak, hem de tütmeden yakmak” buyurmuşlardı.

Genel yapı olarak hissettiğimiz, yumuşaklık hâli idi. Son derece sâkin, dengeli, mütevâzi yapısında her şeyin hakkıyla yerli yerine konuşunu görebilirdik. Hayatın her ânının hakkını verirdi. Günlük hayatına uzun süreler tanıklık etme fırsatını bulan bizler, mürşidi tarafından üzerine ince ince işlenmiş nakışı her zaman görürdük. Hiçbir zaman meydanda kendisi olmaz, işlerin her birinin, üzerinde vazife olduğunu ve hakikatte her nefes Efendisiyle olduğunu hissederdik. Annesinin kucağında kundağıyla girdiği Efendisinin kapısından ve onun yolundan, ömrünün sonuna kadar bir nefes ayrıldığını görmedik.

Dilinde söylediği ne ise, hâli de öyleydi. Mürşidinin “Allah aşkından gayrı gözünden bir damla akmasın” emrini sonuna kadar tuttuğunu gördük. Gelen hâdise ne kadar acı olursa olsun, bir damla gözyaşı akıttığına şâhit olmadık. Eşinin vefâtında, torununun vefâtında hep bu hal üzereydi. Ağır bir baş zonası geçirdiği dönemde bize “Hastalıklar da vücutta misâfirdir” demiş ve eklemişti: “Sıkıntıları ve zahmetleri ruhumuz duymuyor ama beden hissediyor. Esas olan, şikâyet etmemektir. Misâfir bizden memnun ayrılsın.”

Hak’tan gelen her sıkıntıya “sevgilidendir” diye rızâ gösterirdi, mânevî vazifelerinin hakkını da lâyıkıyla verdi. O zamanlar ne şartlar bu kadar rahat, ne de imkânlar bu kadar genişti. Bütün ders ve sohbetler onun evinde yapılır, telefonla müşkülünü soranlar, ziyârete gelenler eksik olmazdı. Bütün bu trafiğin içinde evinin düzeni hiç bozulmaz, eşine eşlik, evlâtlarına annelik, torunlara anneannelik hakkıyla yapılırdı.

Misâfir ağırlanırken bahçede oynayan torunlar ya da akşam yemeği ihmal olunmazdı. Misâfirler için ne ikram edileceğinden ayaklara verilecek terliğe kadar her şeyi düşünür, hâne halkına tembihlerdi. Eve gelen misafir, bir dergâha gelmişçesine karşılanır, evin hallerinden -çocuk mu uyuyor ya da hasta mı var- hiç haberi olmaz, lâyıkıyla ağırlanırlardı.

Sohbetlerde âdetâ salon genişler, kapıdan her girene yer bulunurdu, biz gençler her defasında bu mûcizeyi hayretle takip ederdik. Kimi zaman sohbet o kadar aşklı olurdu ki, evin sallandığını, deprem olduğunu sanırdık. O sohbetlerde sadece mânevî eğitim almazdık, hâlinden, tavrından, usûl erkân, muâmelât ve edep öğrenirdik. Tekke âdâbı, huzurda olma âdâbı, öğrendiklerimizdendi. Bize “Mürşit huzurunda edeple bir saat oturmak, kırk yıl nâfile ibâdetten üstündür” derdi. Her Cuma günü heyecanla koşarak gittiğimiz sohbetten mânâyla dolmuş, arınmış, sorularımıza cevap almış, hatâlarımızı görmüş olarak çıkardık. Hatâlar aslâ yüze vurulmazdı; ruhumuzun içine bakan bir bakışından ve “değil mi canım?” diyerek anlattığı bir hikâyeden nasibimizce alacağımızı alırdık. Gençlere özellikle çok önem verirdi, bizlerin koşarak sohbete gelişinden çok memnun olurdu ve bizim sorumluluğumuzu gencecik yaşına rağmen Cemâlnur Abla’nın omuzuna vermişti. Her Cumartesi günü ve Perşembe gecesi bizimle bıkmadan çalışırdı; muhtemelen biz o zamanlarda farkında olmasak da hatâlarımızın ve yanlışlarımızın düzeltilmesinden Cemâlnur Abla sorumlu olurdu.

İhvânın büyüklerinden defalarca işitmişizdir, “Meşkûre’nin üzerine hiç güneş doğmadı” derlerdi. Hakikaten sabah namazına kalkar, namazdan sonra Efendisine ve Vâlide Sultan’a niyaz ederek her zaman oturduğu koltuğuna oturur, ihvânın duâ listesini alır, namaz sonrası âdeti olduğu üzere müşkülü olanlara adadığı Yâsinleri okurdu. Hepimiz bilirdik ki nazlı bir sultandı, duâsı geri çevrilmez, kabul olunurdu. Biz de onun evlâdı olmanın rahatlığı ile her işimiz için duâ istemeye koşardık.

Eve gelen misâfirlere hemen ikramda bulunulmasını arzu ederdi. Hediyeleşmeyi sever, hediyeyi hediye eder, huzûrundan kimseyi maddî-mânevî eli boş göndermezdi. Öyle samimi ve o kadar güzel hediye edişi vardı ki! Bir Amerika seyahati sonrası hepimize birer hediye getirmişti O hediyeyi aldığımızda her birimiz kendimizi  çok özel hissetmiştik. Bizler de bu âdetini bildiğimizden ona hediye edebileceği eşyalar almaya gayret ederdik. Maaşını aldığı gün ilk önce fakir fukarânın hakkını ayırır, burslarını verir, kalanı ile geçinirdi.

İddialaşmayı, münâkaşayı, hele hele itirâzı hiç sevmezlerdi. “İtiraz şikâyeti getirir, şikâyet kalpten rahmeti götürür” derlerdi. Huzurunda ilk öğrendiğimiz ders, “Dervişlik neden ve niçini terketmektir” olmuştu.

İlhan (Ayverdi) Teyze ve Türkân (Erkmen) Teyze’yle birlikte olmayı severlerdi. Bir gün “Kızım, İlhan ve Türkân’la ruhum dinleniyor” demişlerdi. Salı günlerini heyecanla bekler ve o gün Sâmiha Anne’yle buluşmaya giderlerdi. Bizler de Sâmiha Anne’den gelecek haberleri almak üzere Cuma gününü iple çekerdik.

Ramazanlar bizim için çok özeldi. Hepimiz toplanır, dâvetli olduğumuz ihvâna iftara giderdik. Ama en güzeli Meşkûre Anne’nin evinde olanlardı. Mübârek sultan, usulca evi bize terk ederdi; bizler iftardan sahura kadar sohbet eder, namazlarımızı kılar ve sahurdan sonra dağılırdık. Evi uzak olanlar orada kalır, kimimiz divanda, kimimiz onun yatağında uyurduk.

“Evlâtlarım, ihvânımın hizmetçisidir” buyururlardı. İnanılmaz bir hâfızası vardı. İhtiyâcı olan bütün telefon numaralarını neredeyse ezbere bilir, çok ender rehber kullanırlardı. Aktüaliteyi takip eder, film seyretmeyi çok sever ve mutlaka birçok ibret ve ders çıkarırdı.

Hayatı boyunca mürşidine olan saygı ve sevgisinin üzerine hiçbir şeyi koymadı; öyle ki, mürşidinin ailesine Ehli Beyt’e hürmet edercesine âilenin en küçük ferdine kadar hürmet eder, ilgi ve alâka gösterirdi. Efendisinin konağının dergâh kısmının tekrar yapılması gündeme geldiğinde inanılmaz heyecanlanmıştı. O kısım tamamlanıp açılana kadar kuruş kuruş ihvanla birlikte para toplamış, dergâh-ı şerifin ihyâsı için bir nefes durmadan çalışmıştı. Efendisinin dilinden söyleme ve anlatma görevini aldığı günden vefâtına kadar bir gün ara vermeden, bir gün aksatmadan sohbetlere devam etti. Ne ölümler ne hastalıklar ya da herhangi bir başka sebep ona ara verdirmedi, yüzünü ekşitmedi, bir an, bir nefes mürşidinin mânâsından ayrılmadı.

Allah bizlere de iki cihanda ona lâyık evlâtlar olmayı nasib etsin ve hocalık hakkını inkâr ettirmesin inşaallah.

Arzu Karslıoğlu

Kadın Değil, Er!

Râbia el-Adeviyye 8. asırda yaşamış Basralı meşhur kadın sûfîdir. İslâm coğrafyasında bilindiği kadar, Batı’da da ilk çalışılan ve en çok bilinen kadın sûfîlerdendir. O, dünyevî olanı terk etme anlayışı ile ilâhî aşk anlayışını birleştirmiş ve böylece dönemindeki diğer sûfîlerden farklı bir yol izlemiştir.

Râbia el-Adeviyye hakkında en kapsamlı bilgileri aktaran Ferîdüddin Attâr’dır. Bu yazıda Attâr’ın “Tezkiretü’l Evliyâ” adlı eserinden bazı menkıbelerine yer vereceğim.

Râbia, dönemindeki zâhidlerin yolunu tutarak dünyevî olan her şeyi terk etmiş, ibâdet ve taat ile Allah yolunu tutmuştur. Fakat bu yolda o kadar ilerlemiştir ki, yapan ve yaptıranın Allah olduğunu ve niyaz edilecek tek mercinin Allah olduğunu her hâli ile göstermiştir. Bir menkıbesinde Râbia, hac için çölü geçer, bu arada yükünü taşıyan merkebi ölür. Etrafındakiler eşyasını taşımak istese de o buna karşı çıkar ve “Ben yola çıkarken size tevekkül etmiş değildim. Yolunuza devam ediniz” der. Bir yandan da Allah’a nazla niyaz eder. Bu niyazın sonunda merkebi ayağa kalkar ve Râbia’nın yükünü taşımaya devam eder.

İlâhî aşk ile aşk kesilmiş olan Râbia, bir menkıbede halvethânede huşû ile ibâdet eder ve uyuyakalır. Gözüne bir çöp girmesine rağmen, gark olduğu ilâhî aşk ile bunu hiç hissetmez. Hz. Râbia, bu aşk ve tevekkül ile hiçlik makamına erişmiştir. O’na, bu dereceye ve hiçlik makamına nasıl eriştiğini sorarlar. Râbia, bulunan ve mevcut olan her şeyi O’nun uğrunda kaybetmekle eriştiğini söyler. Yani artık ikilik kalkmıştır. Kendisine evlenmek isteyip istemediği sorulunca şöyle der: “Nikâh akdi vücudu olanlar hakkında bahis konusudur. Burada vücud nerede? Zîra ben, ben olarak var değilim, O olarak varım, O’nun hükmünün gölgesindeyim, nişanın (ve hitbenin) de ondan olması lazımdır.”

Attâr, Hz. Râbia’nın Meryem-i Safiyye’ye nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören bir zat olduğunu söylemiştir. Neden bir kadın erenler nezdinde kabul görür sorusu sorulacak olursa da, “Allah sizin sûretinize bakmaz” hadisi ile cevap verir ve devam eder: “Ameller sûrete göre değil, niyete göredir … Dinin üçte birini Hz. Ayşe’den almak câiz ise, onun haleflerinden, yani veli hanımlardan dini öğrenmek ve feyz almak da câizdir … Allah yolunda bir kadın er olursa, artık ona kadın denilemez. Nitekim Abbase-i Tusi yarın Arasat’ta Allah ‘Ey erler!’ diye nidâ ettiği zaman, bu saffa ilk adım atacak kişi Hz. Meryem’dir” demiştir.

Kısacası, vücudunu aşk ateşi ile yakmış yok etmiş, dünya nimetlerinden medet ummamış, rızâ ve tevekkülün son noktasına gelmiş zatların sûretlerine bakılmaz. Erkek veya kadın olarak yaratılsalar da, asıl önemli olan onların er olup olmamalarıdır.

“Meşkûre Sargut: Aşk, Kâmil İnsan ve Tevhîd”

Âliye M. Kurşun’un 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda Sunduğu Bildirisi 

 

Hatice Meşkûre Sargut, 6 Mart 1925 tarihinde İstanbul`da, Fâtih Eğrikapı`da dünyaya gelmiştir. Çerkez kökenli olan annesi Şâdiye Tınaz ev hanımıdır. Bulgaristan göçmeni olan babası Remzi Tınaz Bey, Osmanlı Devleti’nin donanmasında deniz subayı olarak görev yapmıştır.

Muallâ ve Süheylâ isimli iki kız kardeşten sonra dünyaya gelen Meşkûre Sargut`a “kendisinden dolayı şükredilen” mânâsındaki ismini anne ve babasının mürşîdi Ken`ân Rifâî Hazretleri vermiştir.

Meşkûre Sargut, resmî tahsîline altı yaşında, Fâtih`te bir mahalle mektebinde başlamıştır. Devâmında Hayriye Lisesi’nde, sonra İstanbul Kız Lisesi’nde eğitimini tamamlamıştır. Buradan mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi’nin İngiliz Dili ve Edebiyâtı bölümünde Hâlide Edib Adıvar gibi hocalarla öğrenimini sürdürmüştür. 1942 yılında, Hz. Ken`ân Rifâî`nin talebesi Dr. Ömer Faruk Sargut Bey’le evlenmiştir.  İkinci sınıfı bitirdikten sonra eşinin arzusu üzerine okulu bırakmıştır. Bu evlilikten on sene sonra, 1952 yılında Cemâlnur, 1954 yılında Âsuman isimli iki kız evlâdı dünyaya gelmiştir.

Hayatını İslam`a ve  bu dinin doğru yaşanmasına adayan Meşkûre Sargut, onlarca talebesini ve “Duygulu Gönüllere Hitap”, “Mevlânâ Diyor Ki”, “Hak ve Halk Yolunda Mevlânâ”, “Ârifler Bahçesinden” isimli neşredilmiş kitaplarını bizlere eserleri olarak bırakmıştır.

Eserlerini incelediğimizde, Meşkûre Sargut’a göre, yaradılışın aşkla başladığını, bu aşkın öğreticisinin hakîki âşık olarak nitelendirdiği kâmil insan olduğunu ve aşkın netîcesinin tevhîd olduğunu görmekteyiz.

Kâmil insanla ilgili düşüncelerini eserlerinden hareketle şu şekilde özetleyebiliriz: Ney’den murâd Hz. Muhammed’in (s.a.v) hakîkatidir. Hz. Muhammed’in vârisi olan kâmil insanlar da birer ‘ney’dir.[1] Kemâl ehlinin esrârına vâsıl olmak isteyenlerin kendi zanlarını bırakmaları bir şarttır. Zîra ancak bu şekilde onun Hâlik ile birleşmiş olduğuna şehâdet edilebilir ve Hz. Muhammed’in “Beni gören Allah’ı görür” sırrından gâfil olunmaz.[2] Hakîki âşık, kâmil insandır. Onun bağrı yanmış, içi mâsivâdan boşalmıştır. O, mâşuğun elinde bir kamış gibi onun dileğini terennüm eder. Kâmil insan Allah’tan ayrı değildir.[3] Meşkûre Hanımefendi’ye göre, kalbinde muhabbet besleyerek, kâmil insanın eteğine yapışanların aşk yolunda mücâhedesi çok çabuk olmaktadır.[4]

Sargut, aşkı Hz. Muhammed’in yolu olarak değerlendirmektedir.[5] O, Allah’ın kalbe koyduğu en büyük lûtfu ve en asil duygudur ki, ona lâyık olan Allah’a lâyıktır. İnsanın nefsini yokluk mertebesine eriştiren yegâne kuvvet aşktır. Aşk, dağınık fikirleri tek noktada toplamaya muktedirdir ve insanın hırsına, tamahına, şehvetine bir kalem çizer. Aşk, insana vaktini ve kalbini kazandırır. Kalbini gerçeğe, vaktini insânî düşünce ve hareketlere bağlar. Sargut’a göre, hakîki âşık sevdiği bir, gördüğü bir, taptığı bir olandır.[6]

Seksen sekiz yaşında, geçirmiş olduğu akciğer rahatsızlığı sonucunda bir süre hastahanede tedâvi gördükten sonra  9 Şubat 2013 tarihinde vefât eden Meşkûre Sargut, kâmil insan eliyle yok olduğunu ve yeniden aşkla var oluğunu, kendisi için gayrının kalmadığını yıllar önce mürşîdi Hz. Ken’ân Rifâî’ye söylemiş olduğu iki mısrâya sığdırarak şu şekilde ifâde etmiştir:

Gâh var olup Cemâl`e dururum

Gâh yok olup Cemâl`in olurum

 

 

[1] Meşkure Sargut. Duygulu Gönüllere Hitap. İstanbul:Adil Ceylan Matbaası,1950, s.3.

[2] a.g.e., s. 9-10.

[3] a.g.e., s. 29-31.

[4] a.g.e., s. 17-19.

[5] Meşkure Sargut.Hak ve Halk Yolunda Mevlana.Konya:Azim Yayınları,1958, s. 4.

[6] a.g.e., s. 34.

“Hannah Hauxwell: Hayatın Pahası Üzerine”

 

Hannah Hauxwell geçtiğimiz Ocak ayının 30’unda 92 yaşında vefat etti. Bir dergide okuduğum yazı üzerine varlığından haberdar oldum. Hannah, günümüzde alışılmışın çok dışında bir hayat sürmüş. En son beraber yaşadığı yaşlı amcasının vefatından sonra, yaklaşık kırk yıl tek başına çiftliğini çekip çevirmiş. Fakat çiftlik gelişmiş ülkelerden biri olan İngiltere’de olmasına rağmen, sunduğu imkânlar çok iptidâî imiş. Merkezî ısıtma sistemi yok, elektrik yok, şebeke suyu yok. Çiftlik, kışlarının sertliği ile meşhur Cotherstone yakınlarında. Kar yağışının ardı arkası kesilmediği uzun kışların ardından rengârenk ve canlı doğasının tadını çıkarmak için kısa bir yaz mevsimi var.

Hannah’nın hayatı birçok insanın merakını cezbetmiş. Zamanında hakkında belgeseller yapılmış, gazete makaleleri yazılmış. Hatta bir keresinde büyük bir şeref olarak Kraliçe’nin misafiri sıfatıyla saraya davet edilmiş. Bu ilgiden çok memnun olmasına rağmen, Hannah hep çiftliğine dönmeyi tercih etmiş. Tâ ki artık çok sevdiği ineklerine bakamayacak duruma gelene kadar.

Yazıyı okuduktan sonra hemen hakkındaki meşhur belgeseli bulup ailece seyrettik. Isıtması olamayan evde kışlar o kadar soğukmuş ki bir keresinde takma dişlerini koyduğu su dahi donmuş. Karla kaplı uzun kış günlerinde hayvanlarına yiyecek saman getirebilmek için tek başına kilometrelerce yürümek zorunda kalıyormuş. Her ne kadar çiftliğini çok sevse de, sert kışlar hakkında çok dürüst konuşuyor Hannah: “Yazları çok seviyorum fakat kışları amacım sadece hayatta kalabilmek. Kışlar çok zor ve nefret ediyorum”. Gerçek anlamda bir yaşam mücadelesi olan sert ve uzun kışlarına rağmen Cotherstone’u o kadar seviyor ki “Beni tanımak isterseniz ben burasıyım” diyor. O ineklerini, inekleri de onu seviyor. Fakat yaptığı iş çok ağır ve altından kalkamayacak bir yaşa geldiğinde çiftliğini satıp elektriği ve sıcak suyu olan bir eve geçmek zorunda kalıyor. İneklerini sattığı sahnede hepimiz çok duygulandık, yedi yaşındaki oğlum gözyaşlarına boğuldu. Ne inekler, ne de Hannah birbirlerinden ayrılmak istemiyordu birbirinden fakat artık yaşlı kadın onlara bakamayacak kadar elden ayaktan düşmüştü.

Bu yaşlı hanımefendinin hayatında beni en çok etkileyen yüksek seviyedeki farkındalığı oldu. İnternet devrinden çok önce, hakkında yapılan belgeseller sâyesinde eşine az rastlanılır bir şöhrete sahip olmuş. Bu şöhret şüphesiz ki onu yaşadığı hayatının meşakkatlerinden kurtarabilirdi. Fakat başta benden ve tanıdığım birçok insandan farklı olarak, kendisine bahşedilen değerlere karşı yüksek bir bilinci var. Onu canından bezdiren kışlara rağmen Cotherstone’u olduğu gibi sevmekten başka bir çaresinin olmadığını biliyor.

Hannah ileri seviyede bir eğitime sahip. Yaşlı amcası ona org çalmayı öğretmiş. Kendisiyle konuşan gazetecileri çok büyük bir dikkatle dinliyor. Verdiği cevaplar sanki bir şiirden alınmış parçalar gibi. Dengeli ve kısık bir ses tonuyla konuşuyor. Zamanının büyük bölümünü hayvanlarıyla başbaşa geçiren biri için çok yüksek bir belâgatı var. Şehre gelse çok daha rahat bir hayatı olabilir, oradaki insanlarla iletişimde hiçbir sıkıntısı olmazdı. Yine de o çiftliğini seçmiş.

Hannah’ı tanımaktan bana kalan kâr, ne istediğini, ne aradığını bilmenin önemi oldu.

Günümüzün kıstasıyla Hannah’ın sürdürdüğü yaşamın bedeli yılda 250 Pound. Hannah’ın terazisi ise çok farklı. Benim gibilerden çok başka bir şeyi ölçtüğü muhakkak.

“Anladım ki BenimYolum Bu Yol, Hedefim Şark”

Semanur Bal’ın 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda Sunduğu Bildirisi
 

Annemarie Schimmel engin bilgisi ve objektif kişiliğiyle tasavvuf tarihine önemli katkılarda bulunmuş, Doğu ve Batı kültürünü en güzel şekilde hem hayatında hem de eserlerinde birleştirmiştir. Son yüzyılın en dikkat çekici şarkiyatçılarından olup çalışmaları tasavvuf literatürünün temel kaynaklarından sayılmaktadır. Bu yazıda 1954-1959 yılları arasında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapmış olan Schimmel’in burada bulunduğu döneme dair kısa bir bakış sunmaya çalışacağız.

1922’de Almanya’da dünyaya gelmiş olan Schimmel, çocukluğundan itibaren okumaya olan merakını evlerindeki mütevâzı kütüphane ile gidermiştir. 7 yaşında okuduğu bir Şark masalı ile “yıldırım gibi çarpıldığını” belirterek, “Şark hedefimdi artık”[1] demiştir. Şark memleketlerine duyduğu merakla bu memleketlerin haritalarını alıp tetkik etmiş ve lisanlarını öğrenmek istemiştir.[2] 13 yaşına geldiğinde ise artık defterinde elle çizilmiş Türkiye haritası, coğrafî resimler, camiler, padişah portreleri, tezhip ve minyatür örnekleri bulunmaktadır.[3] Lise yılları boyunca Şark’a olan ilgisini okuduğu kitaplar ve öğrendiği lisanlar ile pekiştirmiş, üniversite eğitiminde kimya ve fizik bölümüne kaydolmuş, zorunlu derslerinden kalan zamanı şarkiyat dersleri ile doldurmuştur. Tam da bu yıllarda İkinci Dünya Savaşı başlamış ve bulunduğu bölge Sovyet kontrolüne geçince Schimmel de arkadaşları ile kamyonlara bindirilip Amerikalıların oluşturduğu gözaltı kampına, ardından Marburg’a nakledilmiştir. Bu zor dönemde Schimmel’in bavulunda iki kıyafetinin dışında doçentlik tezi, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin üç cildi, Serrac’ın Arapça Kitâbü’l-Luma’sı ve Goethe’ye ait Doğu-Batı Divânı bulunmaktadır. İlk doktorasını Berlin Üniversitesi’nde, ikinci doktora çalışmasını ise Marburg Üniversitesi’nde tamamlamıştır.

1952 yılında Arapça ve Farsça el yazmalarını incelemek ve araştırma yapmak amacıyla İstanbul’da iki ay kalmıştır. Onun için İstanbul, tasavvuf ve edebiyat kültürüyle iç içe ‘eşsiz bir şehir’ olmuştur.[4] Salı günleri Maçka Kahvesi’nde Behçet Necatigil, Salâh Birsel, Cahit Külebi, Haldun Taner, Samim Kocagöz gibi o dönemin önde gelen edebiyatçılarıyla buluşmasını ve şiir hakkında yapılan tartışmaları bulunmaz bir fırsat olarak görmüştür.[5] Çok geçmeden hayranı olduğu Yahya Kemal ile tanışmış, “Divan edebiyâtından, Osmanlı tarihinden ve problemlerinden bahsederken, nefesini tutarak onu dinlemiş”[6], Almanca’ya tercümesini yaptığı “Endülüs’te Raks” şiirini kendisine takdim etmiştir.[7] Dostlarının teşvikiyle, İstanbul, Yeditepe ve Hayat dergilerinde Cemile Kıratlı imzasıyla denemeler yazmaya başlamış ve kendisine Annemarie diyenlere cevaben “İsmim Cemile’dir, bana Annemarie diye hitap etmeyin” [8] demiştir.

Schimmel 1954’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Dinler Tarihi Kürsüsü Profesörü olarak göreve başlamış ve fakültede bu kürsünün kurulmasına öncülük etmiştir.[11] Burada beş yıl Dinler Tarihi dersi vermiş ve bu ders notlarının derlenmesi ile ‘Dinler Tarihine Giriş’ adlı bir ders kitabı hazırlamıştır. Nezihe Araz bu vazifenin başlaması ile ilgili olarak “Cemile, bir insanın arzulayabilme kudretinin bütünü ile bir tek şey arzuluyordu: Türk üniversitelerinden birinde vazife almak! Böyle bir vazife almasaydı bile, onun arzusunun şiddeti bu vazifeyi icad ve ihdas edebilirdi.”[12] demiştir. Bir yandan derslerini en mükemmel derecede verebilmek için uğraşırken, diğer yandan aralıksız olarak çeviri yapmış ve makaleler yazmıştır. “Çocuklarım” dediği makalelerini Ayverdi’ye göndermeyi ihmal etmemiştir.[13]

Schimmel, bu dönemde pek çok ilahiyatçı yetiştirdiği gibi, kendisinin İslâm hakkındaki kanaatinin de bu çevrede ve öğrencilerinin etkisinde şekillendiğini bizzat dile getirmiştir.[14] Bir röportajında Müslüman talebeleri ile karşılıklı bir verim ortamı bulunduğunu belirtirken en mühim noktanın bu olduğunu vurgulamış ve sözlerini “İlginç olanı, Müslümanların bizden daha iyi Hristiyanlığı bilmeleridir! Bu bizi, Müslüman ve Hristiyanların hangi noktada müşterek değerler taşıdığına götürecektir. Pek tabii bununla beraber farklılıkların da görmezlikten gelinmesi doğru değildir.” diyerek tamamlamıştır.

Schimmel, velûd bir yazar olmanın bütün özelliklerini taşımaktadır. Bildiği onyedi dilden sekizi ile tercümeler yapmış ve Batı’da hâkim olan, İslâm dini ve Doğu’ya ait eksik ve hatâlı bilgileri, bizzat ilk kaynaklardan edindiği ve aslına mutâbık bilgilerle düzeltmiştir. Sunduğu tebliğlerle Doğu’yu Batı’ya, Batı’yı Doğu’ya tanıtan yazılar yazmıştır.[15] Ayverdi bu vazife için “Zira sen ne yalnız Almanya’nın ne de Türkiye’nin malısın. Sen insanlığa mal olmuş anonim bir irfan âbidesisin.”[16] demiştir.

İnsanın yaradılış gayesinin kendi hakikatine erişmesi olmasından yola çıkarak, Schimmel’in o zamana dek sahip olduğu ilmi Türkiye’de yaşama ve zevk etme fırsatı bulduğunu ve mektuplarından anlaşıldığı üzere Ayverdi ile âdetâ bir mürid-mürşid yakîn ilişkisi içinde bu ilmin hakikatine müdrik olduğunu görüyoruz. Kur’an sesi ile kendinden geçme isteğini, Şark âhenklerine, mûsıkîsine, sanatına gark olma talebine binâen Garb’a ait şeylerin kendisine garip geldiğini[17] belirttiğinde Ayverdi’nin “Senin için tefrih (kuluçka) devresi artık bitti. İnkişaf (aşikâr olma) ve kemal çağı başladı.”[18] demesinden, kendisinin içinde bulunduğu seyr-i sülûku izleyebiliyoruz. Schimmel’in mektubundaki “Senin iyi bir müridin miyim?”[19] sorusu ile bu yolculuktaki teslimiyetini ve “hissen ve hayalen hep sizinle alışverişteyim”[20] sözleri ile aradaki râbıtayı gözlemlemek mümkündür.

Sonuç olarak, Schimmel’in ömrünü İslâm’ı anlamaya–anlatmaya ve yaşamaya adadığını, bu sûretle de Batılı dinleyiciyi hiç tanımadığı, tehlikeli mistik bir lâbirentten emin adımlarla geçirerek hakikat bahrine ulaştırdığını söyleyebiliriz.[21]

[1] Annemarie Schimmel, Doğudan Batıya, (çev. Ömer Enis Akbulut), Sufi Yayınları, İstanbul, 2017, s. 21

[2] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 219.

[3] a.g.e., s. 223.

[4] Şule Bilman, “Ukbaya Kayan Yıldız: Annemarie Schimmel”, Tasavvuf Dergisi, Ankara, 2003, Yıl:4. Sayı:11,  s. 501.

[5] Senail Özkan, “Vefeyât”, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, 2003, s. 156.

[6] Senail Özkan, “Vefeyât”, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, 2003, s. 156.

[7] Senail Özkan, “Vefeyât”, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, 2003, s. 156.

[8] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 224.

[9] Annemarie Schimmel, Doğudan Batıya, (çev. Ömer Enis Akbulut), Sufi Yayınları, İstanbul, 2017, s. 132.

[10] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 31.

[11] Senail Özkan, “Annemarie Schimmel”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, Türk Diyanet Vakfı, C: 36, s. 229.

[12] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 224.

[13] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 26.

[14] Senail Özkan, “Vefeyât”, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, 2003, s. 159.

[15] Mustafa Kara, “Doğudan Batıya, Batıdan Doğuya Bakan Bir Alim Prof. Dr. Annemarie Schimmel”, Tasavvuf Dergisi, Yıl: 4. Sayı: 11, s. 489.

[16] Samiha U. Ataman, Didem Havlioğlu, Samiha Ayverdi, Annemarie Schimmel Mektuplar 2, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2015, s. 62.

[17] a.g.e., s. 118

[18] a.g.e., s. 120

[19] a.g.e., s.158

[20] a.g.e., s. 39

[21] Senail Özkan, “Sufi Arayan Sufi: Annemarie Schimmel”, Tasavvuf Dergisi, 2003, Yıl: 4, sayı: 11, s. 517.

 

Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) ve Tasavvuf Kültürü

Deniz Mater’in 1. Uluslararası Tasavvuf Araştırmaları Lisansüstü Öğrenci Sempozyumu’nda Sunduğu Bildirisi

Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) 1966 yılında Türk Ev Kadınları adı ile mutasavvıf-yazar Sâmiha Ayverdi’nin fikrî önderliğinde, Sabahat Gülây’ın başkanlığında kurulmuştur. Kuruluş gayesi tüzüğünde “millî varlığın korunması ve geliştirilmesinde kadının büyük mesuliyetine uygun çalışmalar yapmak” olarak geçer. Dernek, kültür, eğitim ve sosyal alanlarda faaliyet göstermektedir. Genel merkezi Ankara’dadır. Ayrıca İstanbul, Bursa, Isparta, Kütahya, Konya, Manisa, Gaziantep ve Antalya’da da şubeleri bulunmaktadır.

Faaliyetlerine 1966’da millî şahsiyeti oluşturan değerler üzerinde durarak ve kültür programları düzenleyerek başlayan dernek daha sonra Türk Kadınları Kültür Derneği adını almış ve kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmıştır. Kısa adı TÜRKKAD olarak tescil edilen dernek, konferanslar, paneller tertiplemiş, kültür, tarih, geleneksel sanatlar, mûsikî, güzel ve doğru Türkçe konuşma ve Osmanlıca kursları organize etmiştir. Millî ve mânevî değerlerimizle geçmişte iç içe olan tasavvuf anlayışının ürettiği kültüre eğilen TÜRKKAD, zamanla ülkemizde ve dünyada tasavvuf alanında akademik çalışmaları destekleyen bir sivil toplum kuruluşu (STK) haline gelmiş, Amerika’da North Carolina Üniversitesi, Çin’de Pekin Üniversitesi, Japonya’da Kyoto Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Üsküdar Üniversitesi’nde İslâm ve tasavvuf araştırmaları ile ilgili kürsülerin oluşumuna katkıda bulunmuştur.

Tasavvuf Kültürü: Anadolu İrfanı

Bu yazıda TÜRKKAD’ı kuran irâde, tasavvuf kültürü açısından incelenmektedir. Tasavvuf kültürü ise kısaca tasavvufun yaşandığı bireylerce, onların târihî buluşma mekânlarında üretilmiş ve kazanılmış kültür olarak tanımlanabilir.

Sâmiha Ayverdi’nin eserlerindeki tasavvuf kültürünü incelediğimizde, karşımıza kendi deyimiyle ‘millî kimliğin sınır bekçisi olan dil, din, tarih, sanat ve her çeşit kültür sahası’[1] çıkmaktadır. Ayverdi aileye ve toplumda kadının yerine sıkça değinir. Ona göre gelenek ve töremiz içinde aile, toplumun en küçük ama en sözü geçen birimidir. Toplum hayatında dikkat çektiği hususlardan bir başka konu ise “millet olarak iç­timaî hassasiyet ve basiretimizin âbideleşmiş delille­rinden biri olan vakıflar”[2] ve millet olarak hayırseverliktir.

Tüm bu görüş ve düşüncelerin TÜRKKAD’a mayasını verdiği düşünülürse de burada üzerinde özellikle durulacak olan “Allah kelimesinin yüceltilmesi” anlamına gelen ‘Îlâ-yı Kelimetullah’dır. Ayverdi bunu şöyle ifade eder: “Bu anlayışın özünde her şeyden önce insanın kendi iç dünyasını düzene koyması, süflî hırs ve heveslerden kendini temizlemesi, benlik dâvâsından kurtulması, mânâsını zenginleştirmesi, dünyaya geliş sebebini idrak etmesi, kendisi ile barışık olması, güzel ahlâk sahibi örnek bir insan olarak yaşaması, rûhen sağlama basacak mânevî kemâle varması, bu ölçüler içerisinde şahsiyetini vatan toprağı sevdası, devlete hizmet aşkı, millî kültüre ve tarihe sahip çıkma şuur ve idraki ile bütünleşmiş olması düşüncesi ve fikriyâtı vardır.” [3]

Sâmiha Ayverdi’ye göre Îlâ-yı Kelimetullah olan anlayışta tevhidin dünyaya yayılması sözkonusudur. Tevhid, tasavvufta Allah’ın birliğine inanma olarak tanımlanır.[4] Tevhidi yaşamak ise, çoklukta birliği görmek, farklılıkları kabul ederek hoş görmektir. Ayverdi “Sadece İslâm ümmetleri değil tüm topluluklar tevhid anlayışını temel prensip alıp bu tercihi düşünce ve davranışlarında ön plana çıkarırlarsa zaten kendiliğinden birbirine destek, yardımcı, yumuşak, doğru ve saygılı olurlar.”[5] der.

TÜRKKAD’ın Gayesi: Birleştiricilik (Tevhid)

Madde ve mânâ kuşun iki kanadıdır diyen Ayverdi, birini kaybedenin öteki ile uçamadan sadece yerinde çırpınacağını belirtir.[6] Onun liderliğinde oluşan bir sivil toplum kuruluşu olan TÜRKKAD’ın da kuruluşundan beri mânâ kanadı İslâm tasavvufudur. İdeali ve amacı tasavvufun tevhid akîdesidir yani ‘birleştiricilik’tir

TÜRKKAD’ın tevhid anlayışı ile ‘birleştirici’ gayesine şu örnekler verilebilir:

  • Kuruluşundan itibaren TÜRKKAD aileyi ve toplumu ‘birleştirici’ olması sebebi ile kadına ve kadının eğitimine odaklanmıştır. Türk millî varlığının korunması ve geliştirilmesi için millî şahsiyeti oluşturan değerler üzerinde duran eğitim ve kültür programları düzenlemiş, konferanslar, paneller tertiplemiş, kültür, tarih, geleneksel sanatlar, mûsikî, güzel ve doğru Türkçe konuşma kursları açmıştır. Böylece millî hâfıza ile nesilleri ‘birleştirici’ bir rol de üstlenmiştir.
  • İstanbul Şubesi Başkanı Cemâlnur Sargut’un liderliğinde TÜRKKAD tasavvuf alanında akademik çalışmaları desteklemiş, Amerika, Çin, Japonya ve Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsü ve enstitüleri kurmuştur. TÜRKKAD Amerika’daki ilk kürsünün ardından, Çin’de ve Japonya’da Türkiye ile bağlantılı olarak aslında İslâm ve tasavvufta düşünce üretiminde Avrupa merkezli, oryantalist düşünce yapısını aşan bir paradigma getirmiş[7] bir bakıma Doğu ile Batı’yı birleştirmiştir.
  • TÜRKKAD tasavvuf alanında ulusal ve uluslararası çapta konferans ve sempozyumlar düzenleyerek toplumun her alanından katılımcıyı; akademisyenleri, çalışan, ev hanımı, emekli, kadın, erkek, genç, yaşlı farklı meslek gruplarından, ekonomik sınıflardan ve hatta değişik politik tercihlerden pek çok insanı bir araya getirmektedir.
  • TÜRKKAD, Mesnevî dersleri veya kültür programları gibi eğitimlerle de Türkiye’nin pek çok köşesinde yerel toplumu ‘birleştirici’ faaliyetler sürdürmektedirler.
  • TÜRKKAD’ın oluşturduğu ortam ve kurduğu merkezlerden yayılan tasavvuf eğitimi insanın iç dünyasında ‘birlik’ için fırsat yaratır. Ayverdi’nin Îlâ-yı Kelimetullah gayesinde belirttiği gibi insan önce kendi içinde birliği yakalayarak halka hizmete soyunabilir. İçte birliğin sağlanması için, insan kendini affetmeyi, sevmeyi, kendinden önce başkasını düşünmeyi, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamayı öğrenir. Halka hizmet vesilesiyle de kendi meseleleri ile uğraşmaktan çok, başkasına hizmetle kendini bile unutup kendindeki birliği sağlar.[8]

TÜRKKAD, tasavvuf terbiyesi ile yetişen liderler, çalışanlar ve gönüllüler için hem bir kişisel gelişim ocağı hem de “Hakk’a hizmet halka hizmettir” prensibiyle topluma hizmet etmeleri için bir çatı oluşturmuştur.

TÜRKKAD’ın ektiği tohumlar gönül bahçelerini baharda tutsun, kalplerde papatyalar, ihlâs yaseminleri, Hakîkat-i Muhammedîye gülleri,  tevhid lâleleri bezenmeye devam etsin.

[1] Sâmiha Ayverdi, O da Bana Kalsın, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı-183, 2014), s. 89.

[2] a.g.e. s. 244.

[3] İsmet Binark, Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı-23,2002), s. 595.

[4] Kubbealtı http://www.lugatim.com/s/TEVHİD

[5] Sâmiha Ayverdi, O da Bana Kalsın, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı-183, 2014), s. 148.

[6] İsmet Binark, Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı-23, 2002), s. 237.

[7] Cemil Aydın, Söyleşi 1st International Symposium of Kenan Rifai Center, Kyoto  http://kerimvakfi.org/vakfin-calismasi/1-uluslararasi-kenan-rifai-tasavvuf-arastirmalari-merkezi-sempozyumu-kyoto-universitesi/  Erişim Tarihi: 17 Aralık 2017.

[8] Cemalnur Sargut, Söyleşi, Tarih: Ocak 2018.

Editörden (Kasım-Aralık 2017)

Merhaba Dostlar,

 

Her Nefes Kasım-Aralık 2017 “Fütüvvet” konulu sayımıza hoş geldiniz. Bu sayımızda sizlere gönüllerimiz el verdiği ölçüde fütüvveti anlatmaya çalıştık.

 

Elbette konumuz “Fütüvvet” olunca, fütüvvet ehli sultanları anlatmadan geçmemiz mümkün olamazdı, dolayısıyla biraz da onların hoşgörüsüne sığınarak ve dilimiz-kalemimiz döndüğünce o muhteşem sultanları da andık, anlatmaya çalıştık.

 

Fütüvvet kelime olarak “Hak ile ‘ünsiyet’ kurmak, her şeyi kendine dost ve âşina bilmektir” anlamında kullanılabilir. Bu sayımızda Ebû’l Hasan Harakânî gibi büyük sultanlardan, sonraki dönemlerde yaşamış ve günümüzde yaşamakta olan fütüvvet ehli gönül sultanlarından bazılarına değindik. Fütüvvet gibi önemli ve geniş bir konuyu hakkıyla anlatmamız mümkün olamasa da, anlatma yolunda “topal karınca” misali gayret göstermeye çalıştık. Eksik ve kusurlarımızı hoşgörsünler inşallah.

 

Günümüz fetâlarının fütüvvet tanımlarından yardım alarak, konuyu mütefekkir-yazar Cemâlnur Sargut hocamızın fütüvvet tanımı ile bağlayalım istedik.

 

Fütüvvet ehli, teslim ve rızânın gayret ile ortaya çıkacağını bilir. Onun dili, kalbi, hâli hep şükür hâlindedir.”

 

Allah, bu hâli cümlemize nasip etsin inşallah diyelim ve kusurları biz eksik cüzlere, tüm güzelliği her şeyin sahibi, yegâne bütüne-külle ait olmak üzere hoşgörünüze sığınıyor ve yeni sayımıza hoşgeldiniz diyoruz.

 

Sohbetler (Kasım-Aralık 2017)

Ehl-i Beyt sevgisinden konuşulurken, Hocamız, o saâdetli devrin şu vak’asını anlattı:

– “Bir gün Hazret-i Hüseyin evlâtlariyle yemek yerken, köle elindeki sıcak çorbayı Hazret’in üstüne döktü. Kaynar çorbadan vücûdu müteessir olmuştu. Köleye bir şey söylemedi; fakat yüzüne sertçe baktı. Köle suçlu ise de hem ârif, hem de lutuf ile muâmele görmeye alışık olduğundan hemen “Allah öfkesini yenenleri sever âyetini okudu. Hazret-i Hüseyin derhal “Gayzımı yendim” buyurdu. Bundan cesâret alan köle, bu defa da “Allah affedenleri sever âyeti ile sözüne devam edince, Hazret-i Hüseyin yine tereddütsüz “Seni affettim” cevâbını verdi. Köle iyice yüz bulmuştu: “Allah ihsan edenleri sever âyetini de okuyunca Hazret-i Hüseyin büyük bir cömertlik ve anlayışla “Seni azat ettim yâ köle!” buyurdu.

İşte Ehl-i Beyt’i sevmek, onların yoluna gitmek demektir. Yoksa kuru kuruya muhabbet iddiasında bulunmanın hiçbir faydası olmaz. Düşünün ki kölelik müessesesinin hüküm sürdüğü bir devirde, hizmetkârına karşı geniş haklara sahip olan bir efendi, karşısında o hizmetkâr, sevabı dolayısiyle değil, günâhı sebebiyle hem affa mazhar oluyor, hem de hürriyetine kavuşuyor.

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 11)

 

***************

 

Tebessümün insanlık âlemindeki mevkii çok ehemmiyetlidir. Hep muvaffakiyetler tebessümle hâsıl olur. Gülümsemez bir kimseyi görürsen hasta zannedersin. Bu adam hiç gülmüyor, hasta veya asabî, dersin.

Tebessümü bilmeyen bir koca, karısını mes’ut edemez ve nihâyetinde de anlaşma hâsıl olmaz. Kezâlik tebessümü bilmeyen bir kadın da kocasını mes’ut edemez.

Milletler arasındaki karakter farkında da tebessümün yeri büyüktür. Şen bir millet, muvaffakiyet ve refah içinde demektir.

Bir doktor tebessüm etmeyi bilmezse, mesleğinde muvaffakiyet gösteremez.

İki balcı varmış. İkisi de yan yana küpler içinde bal satarlarmış. Balcının birine çok müşteri gelir, ötekine ise kimseler gelmezmiş. Balını satamayan adam, oradan geçmekte olan bir ârif kişiye dert yanarak éİkimiz de bal satıyoruz. Hattâ benim balım komşumunkinden daha da iyi. Böyle olduğu halde niçin benimkini kimse almıyor da, herkes ona gidiyor, ondan alıyor?” demiş. Balcının sualine muhatap olan ârif de “Oğlum, senin küpün bal satıyor ama yüzün de sirke satıyor!” demiş.

Resûlallah Efendimiz ekseriyetle mütebessimdirler. Havva ile Âdem’in birbirleriyle buluştukları vakit tebessüm ettikleri söylenir.

Aşkın da başlangıcı öyledir, evet öyledir!

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 151-152)