Yazılar

Editörden (Kasım-Aralık 2017)

Merhaba Dostlar,

 

Her Nefes Kasım-Aralık 2017 “Fütüvvet” konulu sayımıza hoş geldiniz. Bu sayımızda sizlere gönüllerimiz el verdiği ölçüde fütüvveti anlatmaya çalıştık.

 

Elbette konumuz “Fütüvvet” olunca, fütüvvet ehli sultanları anlatmadan geçmemiz mümkün olamazdı, dolayısıyla biraz da onların hoşgörüsüne sığınarak ve dilimiz-kalemimiz döndüğünce o muhteşem sultanları da andık, anlatmaya çalıştık.

 

Fütüvvet kelime olarak “Hak ile ‘ünsiyet’ kurmak, her şeyi kendine dost ve âşina bilmektir” anlamında kullanılabilir. Bu sayımızda Ebû’l Hasan Harakânî gibi büyük sultanlardan, sonraki dönemlerde yaşamış ve günümüzde yaşamakta olan fütüvvet ehli gönül sultanlarından bazılarına değindik. Fütüvvet gibi önemli ve geniş bir konuyu hakkıyla anlatmamız mümkün olamasa da, anlatma yolunda “topal karınca” misali gayret göstermeye çalıştık. Eksik ve kusurlarımızı hoşgörsünler inşallah.

 

Günümüz fetâlarının fütüvvet tanımlarından yardım alarak, konuyu mütefekkir-yazar Cemâlnur Sargut hocamızın fütüvvet tanımı ile bağlayalım istedik.

 

Fütüvvet ehli, teslim ve rızânın gayret ile ortaya çıkacağını bilir. Onun dili, kalbi, hâli hep şükür hâlindedir.”

 

Allah, bu hâli cümlemize nasip etsin inşallah diyelim ve kusurları biz eksik cüzlere, tüm güzelliği her şeyin sahibi, yegâne bütüne-külle ait olmak üzere hoşgörünüze sığınıyor ve yeni sayımıza hoşgeldiniz diyoruz.

 

Sohbetler (Kasım-Aralık 2017)

Ehl-i Beyt sevgisinden konuşulurken, Hocamız, o saâdetli devrin şu vak’asını anlattı:

– “Bir gün Hazret-i Hüseyin evlâtlariyle yemek yerken, köle elindeki sıcak çorbayı Hazret’in üstüne döktü. Kaynar çorbadan vücûdu müteessir olmuştu. Köleye bir şey söylemedi; fakat yüzüne sertçe baktı. Köle suçlu ise de hem ârif, hem de lutuf ile muâmele görmeye alışık olduğundan hemen “Allah öfkesini yenenleri sever âyetini okudu. Hazret-i Hüseyin derhal “Gayzımı yendim” buyurdu. Bundan cesâret alan köle, bu defa da “Allah affedenleri sever âyeti ile sözüne devam edince, Hazret-i Hüseyin yine tereddütsüz “Seni affettim” cevâbını verdi. Köle iyice yüz bulmuştu: “Allah ihsan edenleri sever âyetini de okuyunca Hazret-i Hüseyin büyük bir cömertlik ve anlayışla “Seni azat ettim yâ köle!” buyurdu.

İşte Ehl-i Beyt’i sevmek, onların yoluna gitmek demektir. Yoksa kuru kuruya muhabbet iddiasında bulunmanın hiçbir faydası olmaz. Düşünün ki kölelik müessesesinin hüküm sürdüğü bir devirde, hizmetkârına karşı geniş haklara sahip olan bir efendi, karşısında o hizmetkâr, sevabı dolayısiyle değil, günâhı sebebiyle hem affa mazhar oluyor, hem de hürriyetine kavuşuyor.

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 11)

 

***************

 

Tebessümün insanlık âlemindeki mevkii çok ehemmiyetlidir. Hep muvaffakiyetler tebessümle hâsıl olur. Gülümsemez bir kimseyi görürsen hasta zannedersin. Bu adam hiç gülmüyor, hasta veya asabî, dersin.

Tebessümü bilmeyen bir koca, karısını mes’ut edemez ve nihâyetinde de anlaşma hâsıl olmaz. Kezâlik tebessümü bilmeyen bir kadın da kocasını mes’ut edemez.

Milletler arasındaki karakter farkında da tebessümün yeri büyüktür. Şen bir millet, muvaffakiyet ve refah içinde demektir.

Bir doktor tebessüm etmeyi bilmezse, mesleğinde muvaffakiyet gösteremez.

İki balcı varmış. İkisi de yan yana küpler içinde bal satarlarmış. Balcının birine çok müşteri gelir, ötekine ise kimseler gelmezmiş. Balını satamayan adam, oradan geçmekte olan bir ârif kişiye dert yanarak éİkimiz de bal satıyoruz. Hattâ benim balım komşumunkinden daha da iyi. Böyle olduğu halde niçin benimkini kimse almıyor da, herkes ona gidiyor, ondan alıyor?” demiş. Balcının sualine muhatap olan ârif de “Oğlum, senin küpün bal satıyor ama yüzün de sirke satıyor!” demiş.

Resûlallah Efendimiz ekseriyetle mütebessimdirler. Havva ile Âdem’in birbirleriyle buluştukları vakit tebessüm ettikleri söylenir.

Aşkın da başlangıcı öyledir, evet öyledir!

 

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, 2000, s. 151-152)

 

“Fetâların Yüzü Suyu Hürmetine Bu Hayattayız”

 

Biliyor musunuz efendim, son üç gündür hava durumunda şöyle bir şey var: Türkiye’de, bu mevsimde, İstanbul‘da hava sıcaklığı bugün de dâhil 21 derece olacak. Sebebi -aynen şöyle diyorlar- Cezayir’den gelen bir sıcak hava yüzü suyu hürmetine… Adımın bile anılmasından edep ettiğim bu mübârek günlerde, Peygamber‘in yanına adımın konulmasından edep ettiğim bu mübârek günlerde, bu sene de bu vesile ile İslâm‘a hizmet etmiş hakiki fetânın bize lutfettiği, aslında onların bizi dost kabul edip bize lutfettiği bu hazırlanışta herkese teşekkürler ediyorum. Gene muazzam bir gece geçirdik.

Fetâ… Harakânî Hazretleri‘nin mübârek sözleriyle, “Beni incecik bir iple gökyüzünden assalar, üzerime dünyanın bütün sıkıntılarını yollasalar kılım bile kıpırdamaz.” İşte fetâ budur. Onlar hal etmiş, her yerde Allah’ı görme seviyesine erişmiş büyük sultanlar… Bir keresinde şöyle duymuştum -affınızı niyaz ediyorum-, bütün ölenler öbür âlemde Kur’ân-ı Kerîm’i duyacaklar. Yalnız karşılıksız hizmet edenler, Allah’ın mânâsında Rahman Sûresi’ni dinleyecekler. Yavuz Hocamdan cesaret alarak önüme gelene bunu anlatmaya başladım. Fetâ olmayı, karşılıksız hizmet etmeyi Allah‘ımdan niyaz ettim. Kolay olunmuyormuş.  Bir gün çok sevdiğım bir dostuma “Biliyor musunuz” dedim, “Rahman Sûresi’ni karşılıksız hizmet edenlere Allah lutfedecek.” “Sâhi mi Cemâlnur?” dedi. Ayağa kalktı, düştü ve vefat etti. İşte fetâ budur. Fetâ, canını Allah için verme derecesine ulaşandır. Fetâ hizmet edendir.  

Yavuz Hocam çok güzel başladılar, İbnü’l Arabî’nin fetâ anlatımına… Ben biraz daha ileri giderek onun anlatımıyla konuyu daha derinleştireceğim. İbnü’l Arabî Hazretleri, sultanlar sultânı, “Fütuhât”ının başında bir fetâ ile karşılaştığını, genç bir delikanlı ile karşılaştığını anlatır. Ona ilâhî rubûbiyetin, ilâhî hakikatin öğrettiği şahıstır bu delikanlı. Aynı anda hem ilim hem âlim hem mâlûm olan, zaman ve mekânın ötesindeki bu şahıs kimdir? İbnü’l Arabî, onu “Ne iri, ne diri, ihâta eden ve ihâta edilmiş, bu kitapta yazılmış her şeyi bana bildiren genç bir delikanlıydı” diye târif eder. Anlaşılıyor ki İbnü’l Arabî karşısında kendi hakikatini görmüştür.

Ona ne olduğunu ve ne olmadığını, genç yani dâimâ diri, ezelî ve ebedî diri olan rûhu anlatmıştır. İşte Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfinde “Rabbim bana bir genç delikanlı olarak göründü“ demesi onun Hakikat-i Muhammedî’siyle karşılaşmasıdır. Fetâlık, kendindeki Rabbi bulmaktır. Fetâlık kendi özüne gitmektir. Nasıl mı kazanılır? Hocam Ken’an Rifâî’nin mübârek annelerinin söylediği gibi:

“Oğlum, insanları seveceksin. Gönlün bitmez, tükenmez bir hoşgörü, bağışlama ve sevgiyle dolsun. Ayrıca insanları sevmenin yanında bütün yaratılmışı seveceksin, insanları sevmenin yanında insanlara dost olacaksın. Onlara sempatik ve merhametle davranacaksın, kendini onların yerine koyacaksın.  Başarılarından sevinç duyup üzüntülerinde üzüleceksin. O şekilde birleş ki herkesle, ölümlerinde eksil, doğumlarında art.”

Böyle bir fetâ yetiştiren mübârek anne, öyle bir öğretmen oluşturmuştur ki o kendi hakikatinde bütün yaratılmışı sevmiş ve hizmet etmiştir. Bir öğrencisi şöyle der -Semiha Cemâl Hanım-: “Sizi çok seviyorum hocam” Cevap muazzamdır: “Beni seviyorsan,  her şeyi seveceksin. Çünkü benim sevmediğim yok bu âlemde.”

Sevgili öğrencisi Sâmiha Ayverdi, hocasından öğrendiği bu hakikati şöyle anlatır -devrin fetâsıdır o da: “Tundan tuna gitmeyi, renkten renge girmeyi, senden değil derlerse, ya ben kimden öğrendim? Yetmiş iki milletle, yetmiş türlü mezheple, izzet, zillet, mihnetle, vahdet, kesret, hicretle, hasret, hasret, hasretle haşır neşir olmayı ya ben senden değilse kimden öğrendim?”

Onun öğrencisi annem Meşkûre Sargut Hanımefendi de bize şunu öğretti: 1960 senesinde babam ihtilalde hapse girdiğinde ve idam isteği ile yargılandığında, anneciğimin başı seccâdede, şöyle diyordu: “Çok şükür çocuklar, Hazreti Yusuf’a eşlik ediyoruz.” İşte fetâ budur. Fetâ, Allah’ın takdirini sevmek, kabul etmek, Cezâyirî Hazretleri’nin söylediği gibi, ilâhî kaderden memnun olmak, onu başının üzerinde taşımaktır.

Bir büyük fetâdan daha bahsetmek isterim. Konya’da hocamın çok sevgilisi Mehmet Emiroğlu… On bir çocuğunu birden Zümrüt Apartmanı’nda kaybettiğinde tek kalan torununa şöyle diyordu: “Sakın müteahhide bedduâ etme. Yarın cennette seninle kalktığında üzülürsün.” Torun şöyle dedi: “Yani cennette bütün âilemi öldüren kişi ile beraber mi olacağım?  Ben o cennete girmek istemem.” Mehmet Amca muazzam bir cevap verdi -ben yanındaydım-: “Sırf benim duâm, o adamı cennete sokar. On bir çocuğumun birden şehit olmasına sebep oldu, Allah ondan râzı olsun.” İşte fetâlar bunlar… Onların yüzü suyu hürmetine biz bu hayattayız. Onlar var olduğu için bizim de adımız var. Bu dünyada zerrece îtibârımız varsa, bu büyük sultanların adını andığımız içindir.

Efendim, ben konuşmamı, müsaade ederseniz, beste ve güftesi hocam Ken’an Rifâî’ye âit, bu geceyi sonuçlandıran Allah’a duâ ile bitirmek istiyorum.

Allah’ım, Peygamber’e hem Âl’ine eyle salât!

O tahiyyât hürmetine bulalım emn ü necât!

 

O sebeble olalım havf ü mihenden biz rehâ

Hem de âfât ü fiten, eskām ü belvâdan necâ!

 

Cümle ayb u seyyiattan pâk ü tathîr et bizi!

Hep günahlardan, hatâdan afv ü tecrîd et bizi!

 

Âhiret, dünyâ bütün hâcâtımız kıl Sen revâ!

Arzumuz sensin, rızandan hiç bizi etme cüdâ!

 

Bu hayatta hem de mevtten sonra hep yücelt bizi!

Sence en âlâ olan mevkîlere yükselt bizi!

 

Lutf u ihsânın eriştir gāye-i aksâsına,

Cümle hayrâtın demâdem erfa’ u âlâsına!

 

Ey mürebbî-i hakîkî, cümlenin bir Hâlık’i,

Ey Mücîb’i her duânın, cümle mülkün Mâlik’i!

 

Zâtına mahsustur ancak arz-ı hâcet, ibtihâl,

Sen duâmızı kabûl et, ey Hudâ-yı Zülcelâl!

(14. DOST – İslâm’a Hizmet Ödülleri Takdim Töreni Açılış Konuşmasının metnidir.)

 

“14. DOST Ödülü Sahibi Emîr Abdülkādir el-Cezâirî Hakkında”

Cezayir emîri Abdülkādir el-Cezâirî 1807 yılında Batı Cezâyir’in Oran şehrine bağlı Kaytana köyünde dünyaya geldi. Soyu Hz. Hasan Efendimize dayanan Emîr Abdülkādir’in babası Muhyiddîn Efendi bir Kādirî şeyhi idi. Temyiz çağına kadar babasının gözetiminde köklü bir eğitim aldı ve küçük yaşta hâfız oldu. Aynı zamanda iyi bir at binicisi ve keskin nişancı olarak yetişti. Daha gençliğinde dînî ilimlerdeki kudreti, insanları teshîr eden hitâbeti, İslâm tarihine dair geniş malûmatı, cesareti, takvâ ve fazîleti ile şöhret buldu.

1825 yılında babasıyla birlikte çıktığı Hac yolculuğu esnasında döneminin ünlü simâsı Şeyh Şâmil ile görüştü. Hac görevini tamamladıktan sonra Şam’da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den Nakşibendiyye icâzeti, bir müddet kaldığı Bağdat’ta da Mahmûd el-Geylânî’den Kādiriyye icâzeti aldı.

1830 yılında ülkesinin Fransız işgāline uğradığını duyar duymaz Cezayir’e döndü.  Bölgedeki kabîleler düşmana karşı koymak için babası Şeyh Muhyiddîn’in etrafında toplandılarsa da, o yaşlılığını gerekçe göstererek yerine oğlunun gelmesini istedi.  1832’de “Emîrü’l-Mü’minîn” seçilen Emîr Abdülkādir, Fas Sultanı Abdurrahman’ın halifesi sıfatıyla Fransızlar’a karşı mücâdeleye başladı.

Emîr Abdülkādir der ki: “Devlet işlerini hırs, gurur, güç arzusu yahut bu fâni dünyanın çıkarları için yürütme iznini kendimize vermedik; tam tersine – ve  Allah kalbimin en derininde bunun olduğunu bilir – Allah için, kardeşi kardeşe kırdırarak Müslüman kanının akmasına son vermek, Müslümanların mülklerini savunmak için ve ülkede imanın ve vatanseverliğin gerektirdiği sükûneti sağlamak adına devleti yönetmek sorumluluğunu yüklendik.”

1837’de imzalanan Tafna Antlaşması ile ülkenin büyük bir kısmını hâkimiyeti altına aldı ve İngiltere’den getirdiği silâhlarla düzenli bir ordu kurdu.

Savaş esirlerine uygulanmak üzere insancıl bir yönetmelik oluşturarak kendisine karşı savaşanların dahi saygısını kazandı.

Kral Louis Philippe’e yazdığı mektubunda şunları söylemiştir.

“Esir olarak yanında bir Fransız ya da Hristiyan barındıran her Arap, onlara davranış biçiminden sorumlu tutulur. Yemek ve barınma bakımlarından esirlerle kendi ordumuz arasında hiçbir ayrım yapmadık.”

Fransızların Tafna Antlaşması’nı ihlâl etmesi  üzerine, 1939’da yeniden cihâd ilân etmek zorunda kaldı.

1840’ta savaş Cezayir’in her yanına yayıldı. Emîr  Abdülkādir küçük bir kuvvetle Fas’a sığındıysa da, sultanın kuvvetlerinin Fransız birliklerine yenilmesi üzerine 1847’de teslim oldu. Kırk kadar savaşa komutanlık yapan Emîr Abdülkādir teslim olurken dudaklarından şu kelime döküldü: “Kader!

İskenderiye veya Akkâ’ya götürüleceğine dâir verilen söze rağmen Fransa’da beş yıl esir olarak tutuldu.

Fransa kralı tarafından tebaasına girmesi karşılığında kendisine büyük bir armağan verileceği söylendiği zaman şu cevabı verdi: “Kral nâmına bana bütün Fransa’nın tüm zenginliğini teklif etseniz ve bu zenginliği şu cübbemin üzerine yerleştirseniz sizin tebaanız olmayı hatırımdan dahi geçirmem. Ben burada sizin misafirinizim. İsterseniz beni hapse atın. Ancak bu utanç bana değil size ulaşacaktır.”

1852 ‘de III Napolyon tarafından şu sözlerle serbest bırakıldı: “Size şu andan itibaren özgür olduğunuzu bildirmek isterim (…) yakın geçmişte Fransa’nın düşmanıydınız ancak cesaretinizin, karakterinizin ve zor şartlar altındaki tevekkülünüzün hakkını veriyorum. Bu nedenlerden dolayı, vermiş olduğunuz sözlere tamamen güvenerek, esaretinize son verme şerefine sahibim.”

Bunun üzerine Osmanlı Topraklarına giderek Sultan Abdülmecid’in Bursa’da kendisine tahsis ettiği konağa yerleşti. 1855’de gerçekleşen büyük depremin ardından buradan ayrılarak Şam’da yaşamaya başladı.

Cebel-i Lübnan’da patlak veren ve Şam’a kadar yayılan Dürzî isyanına bizzat müdahale ederek onbeşbine yakın Hristiyanı işkence ve ölümden kurtardı. Bu olay sırasında göstermiş olduğu olağanüstü gayretler Doğu’da ve Batı’da büyük takdir topladı.

“Kafkasya Kahramanı” olarak anılan sûfî İmam Şâmil’in bir mektubuna verdiği cevapta der ki: “Hristiyanlar için yaptığımız dinî ve insani bir ödevdi (…) gerçek mânâda adaleti pek az mü’minin sağladığı bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla ahmaklar; kabalığın, zulmün, haksızlığın ve tahammülsüzlüğün İslamiyet’le âlâkalı olduğunu sandı… umarım ki Rabbimiz bizlere yeterli sabrı verir.”

Yine İmam Şâmil’e yazdığı bir başka mektubunda der ki: “ Hristiyan kitleleri koruma altına alarak –imkânlarımız ve gayretlerimiz ölçüsünde– onlara can ve mal güvencesi sağlayışımız, sizin de pek iyi bildiğiniz gibi, sadece ilâhî inancımızın ve insan olma sorumluluğunun bizden istediklerini yerine getirme arzumuzdandır.”

Abdülkādir cesur akıllı ve dindar bir idareciydi. O aynı zamanda iyi bir şair, değerli bir fikir adamıydı. Tasavvufî düşüncede Ekberiyye ekolünü benimsemiş olan Emîr Abdülkādir el-Cezâirî’nin kaleme aldığı eserlerin sayısı kaynaklara göre farklılık göstermekle birlikte:

– “Kitabü’l-Mevâkıf  fî  ba’zı işârâti’l-Kur’âni ile’l-esrâr ve’l ma’ârif”,

– “Zikra’l-âkîl ve tenbîhü’l-gâfil”, (Felsefi ve tasavvufi meseleleri işlediği bu eserini Bursa’da kaleme almıştır.)

– “El-Mikrâdu’l-hâdd li-kat’ı lisâni müntekıdı dîni’l-İslâm bi’l bâtılı ve’l-ilhâd”,

– “Risâle fi’l-hakâiki’l-gaybiyye”,

– “Nüzhetü’l-hâtır fî karîzi’l-Emîr Abdülkādir” ve “Ta’lîkât”. Başlıca eserleri olarak sayılır.

Emîr Abdülkādir Kraliyet Basımevi’ne yaptığı ziyaret sırasında, “Bu sabah savaş toplarının muazzam atışlarına tanıklık ettim, şimdi ise düşünce toplarının karşısındayım. Şehirleri çevreleyen surları yıkabilecek silahları görmüştüm; şimdi ise krallarla savaşabilecek, devletleri haberleri dahi olmaksızın devirebilecek makinaları görüyorum!” demiştir.

1883 tarihinde Şam’da vefat eden Emîr Abdülkādir, tasavvufta en çok etkilendiğini söylediği İbnü’l- Arabî’nin türbesine defnedildi. Cezâyir istiklâline kavuştuktan sonra naaşı, buradan alınarak 5 Temmuz 1966’da el-Aliye Mezarlığı’ndaki şehitler bölümüne nakledildi.

http://sefikcan.net/Emîr-abdulkadir-el-cezairi.html

“14. DOST Ödülü Sahibi Prof. Dr. Fuat Sezgin Hakkında”

Prof. Dr. Fuat Sezgin 24 Ekim 1924 tarihinde Bitlis’te doğdu.  İlkokulu Doğubeyazıt’ta, ortaokul ve liseyi Erzurum´da bitirdi. 1943 yılında matematik mühendisliği okumak için İstanbul´a geldi. Ancak, tavsiye üzerine seminerine katıldığı Alman şarkiyatçı Hellmut Ritter’in, “bilimlerin temelinin İslâm Bilimleri’ne dayandığı” söylemi tüm düşüncesini değiştirdi. Bunun üzerine matematik mühendisliği okumaktan vazgeçerek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü‘nde “İslâmî Bilimler ve Oryantalizm” alanında öğrenime başladı.

1947 yılında “Bedî’ İlminin Tekâmülü” konulu tezini tamamladıktan sonra, gene Hellmut Ritter danışmanlığında “Ebû Ubeyde Me’mar İbn el-Müsennâ´nın Mecâz’ül-Kur’ân’ındaki Filolojik Tesiri”ni konu alan ikinci tezini hazırladı. Mecâz’ül-Kur’ân’ın Tenkidli neşrini hazırladı. 1951 yılında  Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Daha sonra 1954 yılında Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, “Buhârî’nin Kaynakları” başlıklı doktora tezini hazırladı. Bu teziyle, hadis kaynağı olarak önemli bir yere sahip olan Buhârî’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya koydu.

1960 yılındaki askerî darbe hükümeti tarafından 147 akademisyenin üniversitelerden uzaklaştırıldığı listede onun adının da bulunması üzerine, çalışmalarına Frankfurt Üniversitesi’nde devam etti. 1965 yılında Frankfurt Üniversitesi Doğa Bilimleri Tarihi Enstitüsü´nde “Câbir ibn Hayyân” üzerine ikinci doktora tezini hazırladı, bir yıl sonra da profesör ünvanını aldı.

1967 yılında insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eser olan “Arap Literatürü Tarihi”nin ilk cildini yayınladı. 17 ciltten oluşan eserin bugünlerde 18.’si olan Felsefe cildini yazmaktadır.

1978 yılında Kral Faysal İslâmî İlimler Ödülü’ne lâyık görülen Prof. Dr. Fuat Sezgin, verilen bu destekle 1982 yılında, Frankfurt Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi´nde “Arap-İslâm Bilimler Tarihi Enstitüsü”nü, 1983 yılında ise “İslâm Bilim Tarihi Müzesi”ni kurdu. Bu müzede, İslâmî kültür çevresinde yetişen bilim insanlarının geliştirdiği bilimsel âlet, araç ve gereçlerden oluşan 800’den fazla örnek sergilenmektedir. Ayrıca bu binada, dünyanın her yerinden 45.000 ciltlik kitap ve 10.000’e yakın mikrofilm arşiviyle oluşturduğu “Bilimler Tarihi Kütüphanesi” bulunmaktadır. Bu kütüphane, İslâm Bilimler Tarihi bakımından dünyada tek olma özelliğine sahip bir ihtisas kütüphanesidir. 2008 yılında kurulan ve içinde yaklaşık 700 eserin bulunduğu “İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi” ise Gülhane Parkı’nda yer almaktadır.

Prof. Dr. Fuat Sezgin’in bu müzelerdeki âletleri tanıtıcı mahiyette yazdığı 5 cilt ve toplamda 1.121 sayfalık “İslâm’da Bilim ve Teknik” adlı katalog eseri bulunmaktadır. Böylesi kapsamlı bir müze kataloğu ilk defa yazılmış; Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak 4 dilde yayınlanmıştır.

2010 yılında İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin faaliyetlerini desteklemek amacıyla “İslâm Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı”nı kuran Prof. Dr. Fuat Sezgin, 2013 yılında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde  “Prof. Dr. Fuat Sezgin İslâm Bilim Tarihi Enstitüsü”nün, 2015 yılında da “İslâm Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı Yayınevi”nin kuruluşuna öncülük etmiştir. Bu vakıf tarafından yayınlanan kitapların geliri de öğrenci burslarına tahsis edilmektedir.

Uluslararası düzeyde çeşitli akademilerin üyesi olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, çok sayıda ödül ve nişana lâyık görülmüştür.

Şöyle demektedir:

Benim mensub olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip bütün yaptıklarının da elinden alındığınıi ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı sadece bilim dünyasına hizmet, ama diğer çok mühim bir gayesi ise koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmek içindir.  

Batı medeniyeti, İslâm medeniyetinin çocuğudur. Bilimler eski Mısır, Babil, Yunan, İslam ve Avrupa yolunu takip etmiştir. Batı bilimi adına ortaya konulanlar, İslâm bilimlerinin bir devamıdır.

Umumiyetle dinin veya dinî bir müessesenin gerilemede mes’ul olduğuna inananlar var. Ben bunu tamamiyle reddediyorum. İslâm dini, ilimleri, hiçbir medeniyette tanımadığım bir şekilde geliştirdi ve zirveye çıkardı. Himâye etti.  

Bu yol, çileli bir yoldur, bitmeyen bir azim ve gayret ister. Kitapların hangi kütüphanelerde veya özel koleksiyonlarda olduğunu takip etmek, araştırmaların izini sürmek; fakat bilhassa ehil bir hoca bulmak… ..İslâm medeniyeti dünyasının bu kadar inkişafında en büyük ve temel unsurlardan birisi Müslümanların ilimleri hocalardan öğrenmeleridir. Hoca, eğitimin vazgeçilemeyecek baş ustasıydı.

 

“Dedem Emîr Abdülkādir Cezâirî”

 

Muhterem Hâzirûn,

Ömrü hayatında dinî bir lider ve gerektiğinde cesur bir savaşçı olan büyük bir insanı anmak için bugün sizlerin arasında bulunmam benim için büyük bir zevk ve onurdur. Burada büyük büyükbabam olan Emîr Abdülkādir’in âilesini temsîlen huzûrunuzda bulunmaktayım. Kendisini takdime hâcet yok zîra birçok âlim ve düşünür onun hakkında çokça yazmışlardır.  Şâyet bugün kendisi anılıyorsa ve önümüzdeki yıllar boyunca hatırlanmaya devam edecekse, bunun sebebi insanlık için bir örnek teşkil etmesidir.

Kendisi kelimenin tam ve hakiki mânâsıyla Müslümandı. Düşüncelerinde ve yaşayışında hilim ve hoşgörü sahibi idi. Memleketini işgal edenlere karşı savaşmak mecbûriyetinde kalınca her zaman ordusunun başında duran cesur bir komutandı. Ve de o zamanlar var olan sayısız kabîleyi kaynaştırıp birleştiren irfan sahibi bir liderdi. Bu sebeple kendisi modern Cezayir’in kurucusu olarak görülebilir.

Emîr,  amansız bir düşmanla karşılaştığında gereksiz kan dökülmesini önlemek için ne zaman savaşı durdurması icap ettiğini bilirdi.  Bilhassa düşmanları bile ona saygı duyardı çünkü karşılarında takdîre şâyan birinin olduğunu fark ederlerdi.  Düşmanlarıyla dost oldu. Her zaman sözünün eri oldu ve onlarla anlaşma imzaladı.

Son olarak en mühim mesele, İslâmiyet’i öğretmeye ve devrinin en büyük evliyâsı olan Şeyhu’l-Ekber İbnu’l Arabî’nin düşünce ve öğretisini anlatmaya hayatını adamış olmasıdır.  Bugünlerde İslâmiyet saldırı altındayken Emîr Abdülkādir Cezâirî hayranlık duyulacak ve hürmet edilecek örnek bir zattır diyerek konuşmamı neticelendirmek isterim.  Aralarında böyle ahlâklı ve fazîlet sahibi bir insan bulunduğu için Müslümanlık âlemi gurur duymalı çünkü o bugünlerde kaybettiğimiz değerleri temsil ediyor.  Daha çok söz söylemeden size onun hayatı ve bizlere bıraktıkları ile ilgili her şeyi öğrenmenizi tavsiye eder, beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Omar Said Aitouni


(Omar Said Aitouni, Emîr Abdülkādir’in 4. kuşak torunudur ve bu metin 3 Aralık 2017’de 14. DOST – İslâm’a Hizmet Ödülleri Takdim Töreni’nde yaptığı konuşmanın metnidir.)

 

“Fuat Sezgin Hakkında”

Muhterem misâfirler,

 

DOST – İslâm’a Hizmet Ödülleri‘nin takdim edildiği bu özel gecede sizleri saygıyla selâmlıyorum. Fütüvvet temalı bu gecede, bütün hayatı mücadele ve zorluklarla geçmiş olan Fuat Sezgin Hoca’ya bu ödülün takdim edilecek olmasi cok mânâlı…

 

Fuat Sezgin ile ilk tanışmam 1980‘de Frankfurt Üniversitesi‘ne başladığım yıla denk geliyor, o zamanlar Frankfurt‘ta büyük bir Türk âlimi oldugunu duymuş ve tanışmak istemiştim. Hoca şimdi olduğu gibi o zaman da biz gençleri hemen kabul etmişti. O zamanlar Fuat Sezgin Hoca  Tabii Bilimler Tarihi Enstitüsü‘nde ders veriyordu. Simdiki Frankfurt Üniversitesi Arap İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü ise bu tarihten iki sene sonra, yani 1982‘de Hoca‘nın verdigi büyük mücadelelerle kuruldu.   

 

O zamanlar Hoca‘nın bilimler tarihi derslerine katılan biz müslüman gençler, Hoca‘dan dinimiz hakkında da ders almak arzusunda olmamıza rağmen, üniversite, anlaşma yaparken İslâm dini hakkında ders vermesini yasaklamıştı. Bunun için Hoca, Avusturya’dan bizim icin husûsî bir hoca, Prof. Dr. İsmail Balic’i getirtmişti. Ders grubumuzda Hoca’nın kızı Hilal Sezgin de bulunuyordu.

 

Fuat Sezgin, 1960 ihtilali sebebiyle Almanya’ya geldikten sonra, önceden müslüman olmuş olan Alman talebesi Ursula Hanım ile evlenmişti. Kendisi de bir oryentalist olan ve bu konuda doktora sahibi Ursula Hanım hayat boyunca Hoca‘nın bütün çalışmalarında bilfiil destekleyeni ve yardımcısı olmuştur.

 

Hoca’nın Almanya’ya geldikten sonra yaptığı en önemli işlerden birisi, Carl Brockelmann’ın yazdığı 6 ciltlik Geschichte der Arabischen Literatur (Arap Literatürü Tarihi) isimli eseri geliştirerek ve düzelterek devam ettirmesi oldu. Bu tanınmış Alman ekolünün, – ki Fuat Sezgin‘in hocası Hellmut Ritter bu ekolün devamıdır ve Brockelmann’ın talebesidir,- bir Türkün devam ettirecek olması fikrini  Batılıların, özellikle Almanların kabul etmesi kolay değildi. Bunu engellemek için heyetler kuruldu, mücadeleler verildi. Hoca ilk cildini bitirerek bu heyetlere sunduğunda, gösterdiği büyük başarı ile itirazları bertaraf etmişti.

Avrupa‘nın, rûhânî bilimlerde en tanınmış kitabevi olan Leiden Brill’de kitabı basılmıştı.

 

Kitabın coğrafya tarihi hakkındaki ciltleri ile, müslümanların bilimler tarihindeki büyük rolünü yok sayan Batılı tarihçilerin tezleri çürütülmüş ve eser, Batı‘nın sahiplendiği çoğu haritanın -Marko Polo dahil- müslümanlardan bilinçsiz şekilde kopya edildiğini ispatlamıştır.  Tarihi değiştiren böyle bir calışma ya pozitif ya da bulabildikleri takdirde negatif tenkitlere mâruz kalmalıydu, ama Batılıların bu kitap karşısındaki derin sessizliği âcizliklerinin göstergesi idi. Bugün 18. cildine ulaşan bu eseri dünyanın hangi kütüphanesine gidersek gidelim, bizzat müşâhede ettiğim üzere meselâ National Library Washington,  Kudüs‘teki National Library of Israel, baş  köşede bulabiliriz.

 

Enstitü‘nün bunun yanında binlerce yayınından da bahsetmek gerekir.

 

Almanlardan aldığı büyük ödüllerin sonrasında Hoca bütün ısrarlara rağmen Türk vatandaşlığını hiç bırakmadı ve Alman vatandaşlığını kabul etmedi. Bu büyük işler bir Alman tarafından yapıldı denmesini istemiyordu. 2010 yılında Hessen eyâleti en büyük ödülünü vermek istediğinde Hoca‘yla beraber Alman Yahudilerinin başkanı Salamon Korn da ödül alacaklardan birisiydi. İsrail’in o dönemde Filistin‘e yaptığı peşpeşe zulümleri destekleyen bu isimle aynı sahneye çıkmak istemediğinden bu ödülü reddetti. Bu hâdise Alman medyalarında oldukca tartışıldı. Bu durum, Hoca’nın ödül kabul ederkenki titizlik ve ahlâkî hassasiyetine de  bir örnek teşkil etmekte.

 

Hoca‘yla 37 senelik beraberliğimiz sırasında onu her gün enstitüsünde, masasının başında calışırken hatırlıyorum. Her gün sözüne haftasonu, Pazar, bayram, 1 Ocak gibi günler de dâhildir. Hoca gerçekten zâhidâne bir hayat yaşıyordu. Çorbasını kendisi pişirir, bulaşıklarını kendi yıkayayarak asla kimseye hizmet ettirmez.

 

Enstitü kütüphanesi, çölün ortasındaki vaha gibi, Frankfurt’ta İslâm hakkında ve İslâm Bilimler Tarihi üzerine çalışmak isteyen herkese hep açık bir câzibe merkezi olmuştur. Enstitü‘deki kitapların çoğu (yaklaşık 50.000 cilt) Hoca‘ nın bazen aç kalarak, 70 seneden beri kendi imkânları ile topladığı eserlerdir. Hoca‘dan şunu duyduğumu nakletmek istiyorum:
Bazen eşimden müsaade almam gerekiyordu, çünkü kitap satın almaktan evde yemek için paramız kalmıyordu.

 

1990 yıllarında Hoca müslüman âlimlerin kitaplarında keşfettigi âletleri 3 boyutlu ve çalışır vaziyette dünyanın farklı ülkelerindeki uzmanlara büyük bir titizlikle yaptırmaya başladı. 1000‘in üzerinde  âletten oluşan Enstitü‘nün müzesi bu şekilde meydana geldi. Bu âletlerden bazılarının, meselâ bazı astrolabların yapımı iki seneden fazla sürüyordu. Ama tam işlerliği olan bu âletler bugün de navigasyonda kullanılabilir. Çok güzel bir gelişme olarak bu müze 2008 yılında İstanbul’da Gülhane Parkı‘nda sayın Cumhurbaşkanımızın da teşrifleriyle açıldı. Resimlerde, müzenin düzenlenmesinde o zamanlar 80 yaşının üzerinde olan Hoca‘nın da bizzat kartonları açarak âletleri kontrol ettiğini ve yerleştirdigini görebiliriz.

 

Hoca bu muazzam kütüphanesini Türk milletine armağan etmek istedi. Devletimiz bu iş için Gülhane Parkı‘nda başka bir bina daha tahsis etti ve çok güzel bir kütüphane inşa edildi. Yazık ki şu anda Hoca‘nın kitaplarının sadece yarısı yerleştirilebildi. Geri kalan kısmına  Almanya’da Alman kültür hazinesine âit olduğu gerekçesiyle devlet el koymuş durumda ve dâvâ devam etmekte. Arzumuz ve duâmız bu kitapların da bir an önce ülkemize ulaşması.

 

Hoca bütün bu çalışmalarıyla İslâm Bilimler Tarihi sahasını en baştan oluşturdu, zeminini ve malzemesini hazırladı, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi‘nde kurduğu İslâm Bilim Tarihi  Enstitüsü, vakıf, müze ve son olarak kütüphane ile bu konuda Istanbul’u dünya çapında bir merkez haline getirdi.

 

Çok kısaca size Hoca hakkında bilgi vermeye calıştım, bu imkânı sunduğunuz cok için teşekkür ederim, saygılar sunarım.

 

(Dr. Şükrettin Güldütuna’nın 3 Aralık 2017 tarihinde DOST – İslâm’a Hizmet Ödülleri Takdim Töreni’nde yaptığı konuşmanın metnidir).

 

Şükrettin Güldütuna

Karınca Fütüvvet Yolunda

 

Fütüvvet lugatta “gençlik, kahramanlık, cömertlik” mânâlarına gelir. Ahlâkî mânâda ise, kerem, cömertlik, erdem ve şecaat gibi faziletlere sahip kişiler için kullanılmıştır. Fütüvvet, peygamberlerden kalma bir ahlâk yolu olarak görülmüştür. Hz. Ali baş fetâ olarak tanınmış ve O’nun yiğitliği, mertliği ve cömertliği örnek teşkil etmiştir.

Fütüvetten ilk bahseden Hz. Câfer-i Sâdık (ö. 765) olarak bilinmektedir. Bu hususta şöyle demiştir:Bize göre fütüvvet, ele geçen bir şeyi tercihen başkalarının istifâdesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmektir.” Bu târifte iki veçhe olduğu düşünebilir. Birincisi, kendinden önce başkasını düşünmek ve Allah’ın sunduğu nimetleri başkaları için kullanmaktır. Günümüzün hayat tarzına çok tersmiş gibi görünen bu düşünce aslında İslâm’ın ana davranış şekillerinden biridir. Şimdiki dünyada kendini başkalarından önce düşünmek en önemli davranış şekli iken, kendinden önce başkasını düşünmek önemsiz, gereksiz, hattâ tuhaf bir hâle gelmiştir. Öte yandan ikincisi ise Allah’ın vermediklerine şükretmek ve sıkıntılara sabretmektir. Aslında bu iki husus da huzur ve mutluluğun anahtarıdır, ama fetâ olmadan bu hal içinde olmak mümkün değildir. Büyükler önce taklit sonra tahkik, derler. Her şey önce taklit ile başlar, mürşidin rengine boyanmaya çalışmak ile başlar. Sonrasında taklit yapa yapa bu hal tahkik yani hakikat hâline geçer, derler.

Hz. Câfer-i Sâdık’ın târifini anlamak kolay gibi görünse de bu husus hakkında yazmak oldukça zor geldi. Çünkü insan kendi yaşamadığı bir şeyi yazmaya zorlanıyor. Yukarıda bahsedilen, herkesten önce kendini düşünmek benim de içselleştirdiğim bir şey. Şimdi ise taklit yolu ile farkına varırsam, tabiî ki nefsimin izin verdiği ölçüde sabretmeye ve önce başkasına hizmet etmeye gayret ediyorum. Örneğin arabanın önüne başka bir araba atlayınca, belki acemidir diye düşünmeye gayret ediyorum. Veyâ başıma bir sıkıntı geldiğinde her ne kadar içim yansa da ağzımı kapalı tutmaya ve  söylenmemeye gayret ediyorum. Onun yerine şikâyetimi Allah’a yapıp sabretmeye gayret ediyorum. Tabiî ki gerçek fetâlar böyle olayların üzerinde durmazlar. Onlar gülümser geçer giderler. Bizim gibi yoldaki karıncalar da bir gün susup beş gün kendini tutamayıp konuşurlar. Yani bir adım ileri, artık kaç adım geri olursa… Neyse, tesellim şu ki, bir gün karıncaya sormuşlar, “Nereye gidiyorsun?” diye. O da “Hacca gidiyorum” demiş. “Nasıl varacaksın bu halinle?” demişler. “Olsun, yolundayım ya” demiş.

 

Vakit Fütüvvet Vaktidir

Bu sene TÜRKKAD ve Kerim Vakfı işbirliği ile 14.’sü düzenlenen DOST – İslâm’a Hizmet Ödülleri Takdim Gecesi ‘Hz. Peygamber ve Fütüvvet’ başlıklı idi. Ödüller sahiplerine takdim edildi. Gece şeklen de mânen de olağanüstü bir gece idi. Bu vesile ile emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Gecenin konusu da zîrâ olağanüstü idi: Hz. Peygamber ve Fütüvvet’.

 

Fetâ kelimesinden türeyen fütüvvet; tasavvufî mânâda cömertlik, tevâzû, şefkat, güzel ahlâk, terbiye ve nezâket anlamlarına gelmektedir. Sülemî, ‘Fütüvvet Kitabı’nda fütüvveti ‘Âdem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi, İbrâhim gibi vefâlı, İsmâil gibi dürüst, Mûsâ gibi ihlâslı, Eyyub gibi sabırlı, Dâvud gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Ebu Bekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adâletli, Osman gibi hayâlı, Ali gibi bilgili olmaktır.’ şeklinde târif eder. Bu târiften anlaşılıyor ki; asıl fetâ ahlâk-ı Muhamediyyeyi giyinendir. Bu bakımdan hakiki fetâ, Hz. Muhammed’dir ve ‘Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.’ buyurması bundandır.

 

Sülemî, fütüvvetin bir tanımını da ‘Dostların kusurlarını görmemek, dostlarla şakalaşmak, onların ihtiyaçlarını karşılamak ve hatâlarını aramaktan vazgeçmek, dosttan kâr etmekten vazgeçmek’  şeklinde yapar. Günümüzün insanlarının giderek daha bireyselleştiği ve buna bağlı olarak da giderek daha çok bencilleştiği dünyada bu davranışlar hepimize biraz ütopik gelebilmektedir. İnsanlar kapitalist sistemin üzerlerine yüklediği tüketim yükünden dolayı daha çok kazanma, bu nedenle daha çok çalışma telâşı içindeler… Hal böyle olunca herkes arkadaşını, dostunu menfaatine göre seçiyor, fayda elde edemeyeceği bir ilişkiye girmeyi tercih etmiyor. Birtakım zorunluluklar ile kurulan ilişkilerde de taraflar birbirinin kusurlarını ortaya çıkarak ilân etmek peşine düşüyor. Yalnız bu târifi esas alıp salt bu târiften çıkan esasları hayatlarımızda, dostluk ilişkilerimizde uygulasak toplum şüphesiz daha yaşanılır hale gelir.

 

Sülemî bir başka tanımda ‘Her hal ve vakit, senden bir çeşit fütüvvet ister’ diyor. Bu tanımdan yola çıkarak, içinde bulunduğumuz zaman ve devrin gerekliliklerine uyarak fütüvveti hatırlamak, hatırlatmak ve en önemlisi yaşamak gereklidir. Fetâlar tekrar meydana çıkmalıdır. O vakit, ibnü’l vakt olabilir ve Hakikat-i Muhammediyyenin vârisleri olduğumuzu tüm dünyaya gösterebiliriz.  Vakit, fütüvvet vaktidir.

 

Filmlerin İzinden Fütüvvet

Sinemayı bütün sanatlardan beslenip disiplinler arası geçişi kendi içinde toplayan, çağın en göze çarpan eseri olarak değerlendirebiliriz. Kurgu, müzik, ışık, resim ve hikâye bir bütün biçiminde görülebilir. Hal böyle olunca sinema sanatı da bir hikmet sanatına dönüşüyor. İranlı yönetmen Mecid Mecidi “Eğer Hz. Muhammed bu dönemde yaşasaydı tebliği sinema olurdu” der, nitekim de doğru söyler. Sinema sanatı ile milyonları etkilemeyi başarırken, kişileri iyi ya da kötü yönde de değiştirebiliyorsunuz.  

Bu yazıda, filmlerin izinden “fütüvvet”i ele alacağız. Fütüvvet, kelime mânâsı bakımından birçok kavrama işaret ediyor: Alçakgönüllülük, eli açıklık, yiğitlik, başkalarını sevmek gibi… Ana akım sinemada, saydığımız bu vasıfları ana karakter ve yan karakterler üzerinden görmemiz mümkündür. Bu yazıda “fütüvvet” kelimesinin açılımlarını, şiirsel sinemanın ustası sayılan Tarkovsky’nin Stalker filmi üzerinden ele alacağız.

Tarkovsky, filmlerinde hep Allah’a ulaşmanın yollarını ararken, ibâdetinin sinema dili olduğu söyler, ayrıca sanatın da Allah’a bir yakarış olduğunu savunur. Stalker’ın konusuna gelecek olursak, “Uzak bir gelecekte, bambaşka bir yaşam düzeni içerisinde, ismi olmayan bir ülkedeyiz. Dünyaya düşen dev göktaşı, yaşamı yerle bir ederken Zone adında, esrarengiz yeni bir bölge oluşmuştur. Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. İçeride yaşayan ‘güç’ insan zihni tarafından hayal edilmesi mümkün olmayacak güçteki bir varlıktır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece gerekli olgunluğa erişmiş cesur Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler.” Stalker unvanındaki karakterimizde, filmin başından sonuna kadar hissettiğimiz ana özellik, fütüvvet kelimesinin içinde barındırdığı “cesaret” olacaktır, çünkü Stalker herkesin korkup kaçtığı bölgeye cesareti ile sürekli adım atmaktadır. Stalker’ın yanında kafası soru işaretleri ile dolu bir profesör ve bir arayış içinde olan yazar vardır. Profesör ve yazar, filmde “mânâ denizi” denilen odanın eşiğine geldiklerinde içeri girmekten vazgeçerler, çünkü imanları zayıftır. Stalker bu durumdan oldukça üzgündür çünkü imanları zayıf olduğu için gerçek mânâyı göremeyip geri dönmüşlerdir, odaya girebilmek için kāl ehli değil, hâl ehli olmak gereklidir.

Bu noktada film bizleri alarak Nur Dağı’na, Hira Mağarası’na götürüyor. Hepimiz, Peygamber Efendimiz’in bilgi olarak Hira Mağarası’nda inzivâya çekildiğini biliyoruz ama kaçımız bir fütüvvet örneği göstererek O inzivâdayken başında bekleyebilir. Ona zarar gelmemesi için varını yoğunu ortaya koyabilir? Kaçımız Hz. Ali gibi gözünü dahi kırpmadan Peygamber’in o nur dolu yatağına yatabilir? Belki de bizim fütüvvetimiz bunları dile getirdiğimiz noktada başlayacaktır.

Stalker filminde, fütüvvet makamını temsil eden Stalker, hemen hemen her şeye seküler şekilde yaklaşan bilim adamına ve yazara şu sözleri söylüyor: “Bölge (Zone) seni iyi ya da kötü diye ayırmaz, bölge sadece hiçbir şey olanların, zavallıların geçmesine izin verir. Ama nasıl davranması gerektiğini bilmiyorlarsa en zavallılar bile ölür.” İşte filmin bu noktasında biz fütüvvetin diğer mânâları olan alçakgönüllülük ve dünya malına önem vermemeyi görüyoruz. “Zone” denilen bölge tuzaklarla dolu tıpkı dünya hayatı gibi…Bu bölgede tam teslimiyetle Allah’a yaklaşırsan, o da sana kendini açıyor ama teslim olamazsan bu bölgeden çıkamıyor, bazen de deliriyorsun. Dünya hayatı da, “Zone” gibi tuzaklarla dolu nefislerimiz, hırslarımız ve tutkularımız da bizi gerçekten uzaklaştırıp gönül odamızı kapatıyor. Yönetmen burada “Zone”u, dünya hayatı olarak ele almış. Tarkovsky’nin gözünden iman ve fütüvvet, bir arada sunuluyor ve film bizleri sürekli sarsıyor. Filmin belki de en can alıcı noktası Stalker’ın yanındaki profesör ve yazar için duâ ettiği sahne oluyor. Stalker, Rabbine o kadar teslim olmuş ki, o kadar çok inanıyor ki, aynı inançla yollarına devam etmelerini profesör ve yazar için de istiyor. Ve şu şekilde onlar için dua ediyor:

“İnanmalarına izin ver ve tutkularına gülmelerine, çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme… Ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver. İzin ver, çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç hiçbir şey. İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır. Öldüğünde ise katı ve duyarsız.”

Bu tirad aslında, acziyetin Allah erleri için bir makam olduğunu dile getirirken, aynı zamanda fütüvvet kelimesi içinde yer alan “başkalarını sevmek, onlara yardım etmek, onların iyiliğini istemek” mânâlarına da işaret ediyor. Fütüvvet ehli insan, önce kendini değil, başkalarını düşünür ve onlara her ne olurlarsa olsunlar Allah’ın yarattığı bir can olarak saygı duyup onları sever. Tirad aynı zamanda bana, sultanımız Sâmiha Ayverdi’nin tekrar ve tekrar okuyup idrak etmemiz gereken sözünü bir kez daha hatırlatıyor:

“Herkes bu meydana bir zafer için gelir, ben ise sade sana yenilmek için geldim.”

Allah’a koşulsuz güven ile bağlanıp acziyetimizi idrak etsek, Stalker filmindeki gibi mânâ odasının kapıları gönlümüzde açılacak. Bizler bu dünyada benlik zannına tutulu kalıp filmimizdeki profesör ve yazar gibi mânâ odasının kapısına kadar gidebiliyor ama bir türlü kapıyı açamıyoruz. İnşallah hepimiz, Peygamber’in bayrağı altında kendi fütüvvet yolumuzu keşfeder, iyilik, güzellik ve Allah aşkı için çalışmaya niyet ederiz.

Yazıyı, filmin yönetmeni Tarkovsky’nin, Stalker için yaptığı yorum ile noktalayalım:

İnsanın yok olduğu ya da dayandığı bu yerde ayakta kalmayı başarıp başaramayacağı, kendine olan saygısıyla, önemliyi önemsizden ayırma yeteneğiyle belirlenir. Her birimizin içinde olan o özgün insânîlik ve ebedîlik üzerine düşünmeyi teşvik etmeyi görevim sayıyorum. Ne yazık ki, bu sonsuzluk ve öz, insanın kendi yazgısını kendi elinde tutmasına karşın sık sık görmezden geliniyor. Birtakım aldatıcı idealler peşinde koşulması yeğleniyor. Ancak gene de geride insanın varlığını inşâ ettiği ufacık bir kırıntı kalıyor: Sevme yeteneği. İşte bu kırıntı insan ruhunda, hayatını belirleyecek bir yer işgal edebilir, varlığına anlam katabilir.”

Firuze Büşra Ak