ARKALARINA BAKMAYANLAR

Ailece yemeğimizi yiyorduk. Çocuklar çorbalarını içiyor, ben boşalan bardaklara su dolduruyordum. Alışılmışın aksine sofrada bir sessizlik hâkimdi. Rana bana dönüp, “Bu huzur içinde yiyebildiğimiz yemeğin dahi bir bedelinin olduğunu nasıl da unutmuşuz” dedi. Gerçekten de bir hafta öncesine kadar sahip olduğumuz büyük bir zenginliğin neyin karşılığında bize emanet edildiğini hatırlamaz olmuştuk. Vatan denilen barınağımız sanki hep bizimdi ve öyle kalacaktı. Bayrağın rengini şehitlerin kanından aldığı çoğumuza göre romantik bir rivâyet idi. Tüm bu değerlerin anlamı bir gecede tüm milletimizce tekrar hatırlandı.

Yapı itibarı ile cesur bir insan değilim. O gece birçok vatandaşımızın yaptığı kahramanlıklar, düşünürken dahî içimi ürperten hikâyeler. Hiçbir koruması olmadan kurşunların önüne atılanlar, tonlarca ağırlıklarıyla arabaları dahî kâğıt gibi ezen tankların altlarına yatanlar, üzerlerine ölüm yağdıran helikopterlere meydan okuyanlar… O geceye kadar bu insanlardan kimi fırıncı, kimi işsiz, kimi öğrenci, kimi ev hanımı, kimi de torunlarının üzerine titreyen emeklilerdi. Birçokları şehâdet şerbetini içtiler; arkalarında yetimler, öksüzler, dullar bıraktılar. Fakat bayrağımızın al renginin bir parçası oldular.  

Bir tanesi, üzerine doğrultulmuş namluya nasıl meydan okuduğuna kendisi de şaşırmıştı. “Bu toprakların nasıl kazanıldığını o zaman anladım, Çanakkale ruhunu o zaman anladım. Çanakkale ruhu benim de göğsümde gizli imiş, ben bilmiyormuşum” diyordu. Başka biri şehâdet için sokağa çıkarken eşinden helâllik istemişti de, üzerindeki pijamalarını dahi değiştirmeyi düşünmemişti. Bu insanlar muhakkak ki farklı insanlar. Öyleyse onları farklı kılan ne? Peygamberlerin dahî gıpta ettiği şehâdet mertebesine lâyık görülenlerin bizlerden ne gibi üstünlükleri olabilir? Bu soruyu iyice düşünmek lâzım.

Bence bu sorunun cevabını bu insanlardan son anda sâdır olan cesaretten ziyade bu son hallerine kadar yaşadıkları hayatta aramak gerekir. Peygamber Efendimiz’den rivâyet edilen bir hadiste “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” buyuruluyor. Zaten bu insanların son anda gösterdikleri şecaatin bedeli bu dünyada sahip oldukları ve olacakları herşeyi fedâ etmektir. Bu mertliğin dünyevî planda hiçbir bedeli yoktur. Dolayısıyla bu insanların gerçek maksudu bu hayattan, bu dünyadan büyük olmalıdır.

Kimi insanlar rableriyle çok samimi bir ilişki kurarlar. Sabah kalktıkları andan itibaren tevhidin, birliğin hakikatini solurlar, onu yer, onu içerler ve onu görürler. Tek muhatapları hakikattir. Yaptıkları alışverişte, selamlaştıkları insanlarda, yedikleri yemekte, çalıştıkları işte sadece Hakk’la muhataptırlar. Nefislerinin rahatı benim hayatımda olduğu gibi bir öncelik değildir. Onlar için bu dünya zaten gerçek anlamda rahatı bulmanın mümkün olmadığı kısa bir duraktır. Belki bu hakikati bir arif gibi yaşamıyor olabilirler. Yine de hayatlarına bu koku sinmiştir.

İşte bu insanlar belki gündelik hayatlarında yiğitliklerini gösterebilecekleri fırsatlardan uzak kalmışlardır. Sabahları gazete dağıtan bir apartman görevlisi, sabah 9’dan akşam 5’e çalışan bir memur, ya da köşedeki bakkalı işleten amca olabilirler. Fakat rableri onlara “Gel!” dediğinde onlar o saate kadar yaşadıkları hakikatin icabı olarak isteyerek rablerine dönerler. Bu insanların son anda yazdıkları kahramanlık hikâyesi, yaşadıkları hakikate dünyada koydukları bir noktadan ibârettir.

Dediğim gibi, ben cesur bir insan değilim. Şehitlerin yaşadıkları hakikati anlamaktan da çok uzağım. Yine de ailemle huzur içinde yiyebildiğim bir yemeğin bedelinin ne olduğunu şükürler olsun ki görüyorum. Sevgili Peygamberimiz “Vatan sevgisi imandandır” buyurmuşlar. Bu vatanı hakkıyla seven müminlerden Allah iki cihanda râzı olsun.

The following two tabs change content below.
Hüseyin Gökhan

Hüseyin Gökhan

1976'da İstanbul'da doğmuşum. Kimya mühendisliğinden mezun olduktan sonra doktora öğrenimimi görmek üzere Amerika'ya gittim. Tasavvufla ilk tanışmam, New York'ta yaşayan hocam Ferihe Cerrahi Hanımefendi sayesinde oldu. Türkiye'ye döndükten sonra kendileri beni Cemalnur Sargut Hanımefendi'ye teslim ettiler. Bu değerli hanımefendilerin öğrencisi olabilmeyi hayatımdaki en büyük kazanç olarak görüyorum. İslam'ı doğru anlamanın yolunun Hz. Muhammed'i tanımaya çalışmak olduğunu, bunun için de bir mürşidin sohbetinde olmanın gerektiğini düşünüyorum. Talebe olmaktan aldığım zevki Her Nefes dergisinde yazdığım yazılarımla paylaşmaya gayret ediyorum.
Hüseyin Gökhan

Son Yazıları: Hüseyin Gökhan (Profiline git)

0 yorumlar

Yorumla

Yorum yapmak ister misiniz?
Gelişmemizde katkınız olsun.

Bir Yorum Yazın